Sepetim ( 0 )

TTS international aşağıdaki indirim linkine tıklayıp 300 tl yerine 2 paketi 360 tl ye alabilirsiniz

Marka
Fiyat
1,00 TL
Adet
15 saat 4 dakika içerisinde sipariş verirseniz bugün kargoda
Aynı Gün
Kargo

indirimli ürün almak ve bayi olmak  için aşağıdaki indirim linkine tıklayıp 300 tl yerine 2 paketi 360 tl ye alabilirsiniz  https://www.ttsstar.com/ref=90804640 

TTS Star international network ağının sizler de bir parçası olabilirsiniz. Bunun için öncelikle yapmanız gereken TTS international’ın sitesine girmektir. TTS international sitesinde üyelik ve kayıt işlemleri için yapmanız gereken adımlar mevcuttur. TTS Star’ın ürünlerinin altında yer alan Şimdi Bize Katılın’ı seçiniz. Sitede TTS international Üye ve Kayıt Olma  https://www.ttsstar.com/ref=90804640  işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz.

Power Patch

 sağlıklı yaşam içindeki bileşenleri ve faydaları

Ürün Hakkında

İÇİNDEKİLER
L arginin
Ginkgo Biloba 
Ginseng 
Vitamin C
Vitamin D
Vitamin B9
Vitamin B12
Etken maddelerinden oluşan tek bir transdermal bant olarak kullanıma hazır.
Kullanım şekli: Tek kullanımlık olan transdermal bantlar tüysüz, temiz, kuru ve cilt bütünlüğü bozulmamış deriye yapıştırılarak kullanılır. 
Paket içerisnde 28 günlük kullanım mevcuttur.
TTS INTERNATIONAL ayrıcalıkları ile sizlerle.

İlaç değildir.

Arjinin Nedir?

Arjinin (arginin ya da arjinin diye de bilinir), bir tür amino asittir ve bildiğimiz üzere amino asitler proteinlerin “yapı taşlarıdır”. Bu amino asidi, özellikle sığır eti ve diğer kırmızı et türleri, kümes hayvanları, balık, yumurta ve süt ürünleri gibi hayvansal protein kaynaklarından elde ederiz.

İhtiyacımız olan tüm temel aminoasitleri sağlayan bütün proteinlerin doğal olarak meydana gelmesine ek olarak arjinin, laboratuvar ortamında da üretilir. Böylece egzersiz performansına ve daha fazlasına destek olabilecek supplement olarak kullanılabilir.

Arjinin Nasıl Çalışır: Arjininin Görevi Nedir?

Tam olarak “esansiyel” bir amino asit olmasa da yani vücudun kendi başına üretemediği ve dolayısıyla dış kaynaklardan elde edilmesi gereken bir amino asit olsa da arjinin amino asidinin, özellikle yaşlanan bireylerde gerekli olduğu düşünülmektedir. Arjinin kullanımın en büyük yararlarından biri, kan akışını ve sirkülasyonunu destekleyebilmesidir. Vücutta, kan damarlarının genişlemesine neden olan nitrik okside dönüştürülür.

Arjinin, bağışıklık fonksiyonu, detoksifikasyon ve beyin üzerinde etkilere sahiptir. Arjininin bir başka önemli rolü ise, belirli hormonların üretimi için vücudu uyarmasıdır, özellikle büyüme ve enerji üretimi için hücrelere glikoz verilmesine yardımcı olan yararlı büyüme hormonlarının ve insülinin üretiminde rol oynar. Bu rolü ile arjinin fiziksel performans, dayanıklılık ve güç artışı ile ilişkilendirilir.  

 

Arjininin yeteneklerini biraz daha incelemek, nitrik oksidin (NO) vücutta nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olur. Nitrik oksit hem bitkilerin hem de hayvanların ürettiği doğal bir reaktif gaz türüdür. arjinin amino asidi ve nitrik oksit sentazı (arjinin öncüsünü alarak) kullanılarak oluşturulur ve aslında birçok farklı kimyasal reaksiyonlardan oluşan bir ürün türüdür. Endotelyal hücreler (tüm kan damarlarının içini kaplayanlar), kanın serbestçe akmasını sağlamada gerekli olan yeterli miktarda nitrik oksidi oluşturmak için arjinine ihtiyaç duyarlar.

Egzersiz Performansını Arttırma

Arjininin kan akışını etkili bir şekilde geliştirdiği bilinmektedir, bu da kas ve eklem dokularına besin ve oksijen getirilmesine yardımcı olduğu anlamına gelir. Bu da demek oluyor ki arjininin yardımıyla, egzersizden daha fazla yarar sağlayabilir ve bu durumun tadını çıkarabilirsiniz. 

Yeterli Miktarda Arjinin Alıyor Musunuz?

Herkes kendi başına bir miktar arjinin üretir, fakat ne kadar ürettiğiniz, yaşınız, iltihap seviyesi, arterlerin ve kalbin durumu, cinsiyet, diyet kalitesi ve genetik gibi faktörlere bağlıdır. Bir kimsenin arjininin optimal seviyelerini üretememesinin bazı nedenleri olarak: protein kaynakları az olan vejeteryan/vegan diyet uygulaması, proteinin metabolizesini zorlaştıran kötü bir sindirim sağlığına sahip olması, serbest radikallerin neden olduğu yüksek oksidatif stres düzeylerine (diyet, stres veya kirlilik nedeniyle) sahip olması, sigara içmesi ve genetik faktörleri sayabiliriz.

Vücudunuzun doğal olarak daha fazla arjinin ve nitrik oksit üretmesine ve kullanmasına yardımcı olmak için, bütün, gerçek yiyeceklere dayalı bir diyete, özellikle de tüm amino asitle çeşitlerini içeren “temiz” protein kaynaklarına odaklanmalısınız. Tam proteinler en faydalı olanlardır çünkü, size sadece arjinin amino asidini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda kas dokusu büyümesi ve uygun nörotransmitter fonksiyonuna yardımcı olmak için ihtiyaç duyulan diğer tüm amino asitleri de sağlarlar.

Besleyici somon gibi yabani avlanan balıklar, harika bir seçenektir çünkü bu tür balıklar arjinine ek olarak, kalp-damar sağlığını korumaya yardımcı olan iltihaplanma karşıtı etkisi olan omega-3 yağ asitlerini de bizlere sağlarlar. Eğer vejeteryansanız veya laktoz intoleransı belirtilerinden muzdaripseniz, hayvansal kaynakların dışında arjinini; kuruyemişler, hindistancevizi ürünleri, deniz sebzeleri veya tam tahıllar ve baklagiller gibi kaynakları tüketerek elde edebilirsiniz. Esasen, protein bakımından yüksek olan herhangi bir gıda, biraz arjinin sağlar ancak daha yoğun protein kaynakları en iyisidir.

Arjinin içeren en iyi doğal kaynaklardan bazıları şunlardır:

Yumurta

Kültürlü yoğurt, kefir ve çiğ peynirler gibi süt ürünleri (mümkün olduğunda organik ve çiğ süt ürünlerini seçin)

Otla beslenen sığır eti veya et ve mera yetiştiricili kümes hayvanları (hindi ve tavuk dahil)

Karaciğer ve organ etleri (tavuk karaciğeri gibi)

Yabani avlanan balık

Susam çekirdeği

Kabak çekirdeği

Ay çekirdeği

Deniz yosunu ve deniz sebzeleri

Spirulina

Brezilya fındığı

Ceviz

Badem

Hindistan cevizi

 

Ginkgo Biloba Nedir?

Ginkgo, yelpaze şeklinde yaprakları olan büyük bir ağaçtır. Ginkgo, Çin, Japonya ve Kore'ye özgü yerli bir bitki olmasına rağmen, 1730'dan beri Amerika Birleşik Devletleri'nde ve 1784'ten beri Avrupa'da yetiştirilmektedir. Ginkgo ağacının yaşayan en eski ağaçlardan biri olduğu düşünülmektedir. Ginkgo biloba 200 milyon yıldan fazla varlığını sürdürmektedir.(1)

Ginkgo biloba yaprağı Alzheimer hastalığı dahil olmak üzere genellikle hafıza bozuklukları için kullanılır. Ayrıca, özellikle yaşlılarda beyindeki kan akışı azalmasına bağlı gibi görünen rahatsızlıklar için de kullanılmaktadır. Bu rahatsızlıklar arasında hafıza kaybı, baş dönmesi, konsantrasyon güçlüğü ve duygudurum bozuklukları bulunur. Bazı insanlar zayıf kan akışıyla ilgili olarak özellikle yürürken yaşadıkları bacak ağrısı için (topallama sorunu) ginkgo biloba kullanırlar. Ginkgo bilobanın diğer kullanım nedenlerinin listesi oldukça uzundur. Bunun sebebi, bu bitkinin çok uzun zamandır var olması olabilir. Ginkgo biloba ağacı, dünyadaki en uzun yaşayan ağaç türlerinden biridir. Ginkgo ağaçları yaklaşık bin yıl kadar yaşayabilir. Milattan önce 2600 yıllarında astım ve bronşit için ginkgo bitkisi kullanıldığı belirlenmiştir. İmalat ve üretim söz konusu olduğunda özellikle kozmetik alanında da ginkgo yaprağı ekstresi sıklıkla kullanılmaktadır. Ayrıca posası çıkarılan kavrulmuş ginkgo tohumu, Japonya ve Çin’de yemeklerde yer alır.

Ginkgo Biloba Kullanımı Nasıl Bir Etki Gösterir?

Ginkgo biloba kan dolaşımını iyileştirerek beyin, gözler, kulaklar ve bacakların daha iyi işlev görmesine yardımcı olur. Ayrıca Alzheimer hastalığının seyrini yavaşlatmak ve beyinde düşünme ile ilgili problemlere neden olabilecek değişikliklere müdahale etmek için bir antioksidan görevi görebilir. Ginkgo tohumları, vücutta enfeksiyonlara neden olan bakterileri ve mantarları yok edebilecek maddeler içerir. Aynı zamanda ginkgo tohumları nöbet ve bilinç kaybı gibi ciddi yan etkilere neden olabilen bir toksin de içerir. Bu yüzden gingko biloba çayı ve diğer gingko biloba ürünlerinin dikkatli bir şekilde ve doktor onayıyla kullanılması önerilir.

Ginkgo biloba faydaları sayısız olan popüler bir takviyedir ve en çok satan bitkisel ilaçlardan biridir. Ginkgo biloba ekstresi, bitkinin kurutulmuş yeşil yapraklarından toplanır ve sıvı ekstreler, kapsüller ve tabletler halinde temin edilebilir. İnsanlar çeşitli sebeplerden dolayı gingko biloba takviyeleri kullanmaktadır. Ginkgo bitkisinin tedavi edici özelliklerinin, kan bozuklukları ve hafıza problemleri ile kardiyovasküler fonksiyonun ve göz sağlığının iyileştirilmesi gibi durumları kapsadığı belirtilmektedir. Gingko, hücreleri oksidatif hasara karşı zararlı serbest radikallerden koruyan antioksidanlar flavonoidler ve terpenoidler içerir. Bu şekilde, bu antioksidanların kanser riskini azaltmaya yardımcı olduğuna inanılmaktadır.

Gingko Biloba Kullanımının Olası Yan Etkileri Nelerdir?

Ginkgoyu kullanmaya başlamadan önce doktorunuzla konuşmanız önemlidir. Çoğu yetişkin için, ginkgo almakla ilişkili riskler nispeten düşüktür, ancak ginkgonun zarar verebileceği bazı durumlar da bulunmaktadır. Eğer alkilfenol içeren bitkilere alerjiniz varsa veya bazı belirli ilaçlar kullanıyorsanız ginkgo biloba almamalısınız. Gingko biloba zararları ve gingko bilobanın olası yan etkileri şunlardır:

Mide bulantısı

İshal

Baş dönmesi

Baş ağrısı

Karın ağrısı

Döküntü / alerjik reaksiyon

Ginkgo, bazı ilaçlarla olumsuz etkileşime girme potansiyeline sahiptir ve bu etkileşimlerden bazıları kanama riskini artırabilir. İstenmeyen olumsuz etkileşimlere neden olabilecek bazı ilaçlar şunlardır:

Kan seyrelticiler (varfarin, aspirin)

SSRI / MAOI / antidepresanlar (prozac, zoloft)

NSAIDS (ibuprofen, tylenol)

Gingko Biloba Kullanımı ve Gingko Biloba Takviyesi

Mabet ağacı olarak da bilinen ginkgo, dünyanın en eski ağaç türlerinden biridir. Ağaçlar 40 metre uzunluğa erişene kadar büyüyebilir ve 1000 yıldan fazla yaşayabilir. Çin'de bazı ağaçların 2500 yıldan daha fazla süredir varlığını sürdürdüğü söylenmektedir. Gingko ağacı, "yaşayan fosil" olarak kabul edilir, yani büyük yok olma olaylarından sonra bile hayatta kalmaya devam etmişlerdir.(3) Günümüzde ginkgo biloba aşağıdaki şekillerde bulunmaktadır:

Kapsül tts bant şeklinde

Tablet

Sıvı ekstre

Kurutulmuş yapraklar / Çay

Mevcut araştırmaların çoğu, saflaştırılmış ginkgo ekstresi kullanılarak elde edilen sonuçları yansıtmaktadır. Ayrıca ham gingko tohumları zehirli oldukları için insanlar tarafından tüketilmemesi gerekir. Ginkgo biloba bitkisi ile ilgili çalışmaların handikaplarından biri de standart bir dozaj kullanılmamasıdır. Bununla birlikte, kanıtların büyük bir kısmı gün boyunca birkaç defaya bölerek toplamda 120–240 mg gingko biloba alımının güvenli olduğunu göstermektedir. Fakat açıkça tanımlanmış maksimum bir doz yoktur, bu yüzden daha düşük bir dozla başlamak akıllıca görünmektedir. Çoğu araştırma günde 600 mg'dan daha büyük dozları değerlendirmemiştir, bu nedenle bu miktarın üzerine çıkmak iyi bir fikir olmayabilir.

Ginkgo Biloba Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Gingko ağacından elde edilen ginkgo biloba ekstresi çok fazla satan bir besin takviyesidir.

Gingko biloba bilişsel işlevleri iyileştirmeye yardımcı olabilir.

Geleneksel kullanım amaçları arasında mesane enfeksiyonunu yatıştırmak ve cinsel enerjiyi arttırmak bulunur.

Bazı antidepresanları kullanan kişiler bu ilacı kullanmamalıdır.

 

Ginseng, yüzyıllardır geleneksel Çin kültüründe yer almıştır (1). Etli kökleri olan bu yavaş büyüyen, kısa bitki, ne kadar büyüdüğüne bağlı olarak üç şekilde sınıflandırılabilir; taze ginseng, beyaz ginseng ve kırmızı ginseng.

Taze ginseng 4 yıl veya daha önce hasat edilirken, beyaz ginseng 4-6 yıl arasında hasat edilir ve kırmızı ginseng 6 veya daha fazla yıl sonra hasat edilir. Bu bitkinin birçok türü vardır, ama en popüleri Amerikan ginsengi (Panax quinquefolius) ve Asya ginsengidir (Panax ginseng).

Ginseng, Araliaceae familyasındaki Panax cinsine ait yavaş büyüyen çok yıllık bir bitki türüdür. Bitki Çin'in bazı bölgelerinde ve Asya'nın diğer bölgelerinde “Ginnsuu” olarak adlandırılmaktadır. Ginseng terimi Çin “rénshen” kelimesinden türetilmiştir, bu kelimedeki "rén kökü"kişi" anlamına gelir ve “sh" ise bitki kökü" anlamına gelir. Bu Çince ifade, bitkinin bir insan vücuduna benzeyen köküne gönderme yapmaktadır. Bitkinin konik kökleri yaklaşık 5-30 cm uzunluğundadır.

Ginseng Kore, Kuzey Amerika, Bhutan, Doğu Sibirya gibi bölgelerde ve Doğu Asya'nın Kuzey yarı küresinde bulunur. Var olduğu bilinen en güneydeki ginseng, Vietnam'da bulunmuştur ve “Panax vietnamensis” olarak adlandırılmaktadır.

Ginseng bitkisi, tipik olarak ginsenosidler olarak bilinen bileşiklere sahiptir. Panax ginseng (Asya ginsengi) ve Panax quinquefolius (Amerikan ginsengi) de dahil olmak üzere çeşitli türleri vardır.Bu ginseng türlerinin besin değerleri birbirinden farklı değildir. Sibirya ginsengi (Eleutherococcus senticosus) ve Pseudostellaria heterophylla ginsengi gibi çeşitleri diğerleri ile karıştırılmaktadır. Gerçek ginseng bitkileri Panax cinsinden olanlardır.

Ginseng Faydaları

Ginseng faydaları hakkında birçok bilimsel ve klinik çalışma sonucunda elde edilen bulgular olsa da, Türk Gıda Kodeksi Beslenme ve Sağlık Beyanları Yönetmeliği kapsamında herhangi bir açıklama olmaması sebebi ile ginsengin faydalarından bahsetmek mümkün değildir.

Ginseng Nasıl Kullanılır?

Ginseng kökü genellikle kurutulmuş formda kullanılmaktadır. Çeşitli türlerdeki içeceklerin içine eklenip, karıştırılarak da kullanılabilmektedir. Ayrıca sadece ginsengin köklerinde bitkisel çaylar da yapılabilmektedir, ginseng çayı özellikle Çin’de yaygın bir kullanım alanına sahiptir. Diğer bir yandan ginseng saç tonikleri ve kozmetik ürünlerine eklenerek bu sektörde de kullanılmaktadır. Ginseng tozu da sıkça tüketilen bir form olarak bilinmektedir ve kurutulmuş ginsengin toz haline getirilmesi ile oluşturulur.

C Vitamini Nedir, C Vitamini Faydaları Nelerdir?

Askorbik asit ve askorbat olarak da bilinen C vitamini, çeşitli gıdalarda bulunan ve diyet takviyesi olarak da satılan bir vitamindir (1).  C vitamini, doku onarımı ve bazı nörotransmitterlerin enzimatik üretiminde rol oynayan temel bir besindir (1,2).  Vücuttaki birkaç enzimin çalışması için gereklidir ve bağışıklık sistemi fonksiyonu için önemlidir (3).

C vitamini suda çözünen bir vitamindir. Bu yüzden suda eriyen C vitamini vücutta depolanmaz. Vücudunuzun ihtiyaç duymadığı fazla miktardaki vitamin vücuttan idrar yoluyla dışarı atılır. Vücudumuz suda çözülen vitaminlerin küçük bir rezervini tutar. Yine de vücutta meydana gelebilecek olası sıkıntıları önlemek için düzenli olarak alınmaları gerekir. C vitamini portakal, çilek, kivi, biber, brokoli, lahana ve ıspanak gibi birçok meyve ve sebzede bulunur.

C Vitamini Özellikleri

C vitamini, insanlar da dahil olmak üzere bazı hayvanlar için gerekli bir besindir. C vitamini terimi, C vitamini aktivitesi olan birkaç vitamini kapsar. C vitamini terimi altında yer alan sodyum askorbat ve kalsiyum askorbat gibi askorbat tuzları bazı takviye ürünlerinde kullanılır. Bunlar sindirim üzerine askorbat salgılarlar. Askorbat ve askorbik asit vücutta doğal olarak bulunur, çünkü formlar pH'a göre birbirine dönüşür. Dehidroaskorbik asit gibi molekülün oksitlenmiş formları indirgeyici ajanlar kullanılarak askorbik aside dönüştürülür (2).

C vitamini, hayvanlarda ve insanlarda cildin normal fonksiyonu için gerekli olan kolajen oluşumuna katkıda bulunur. Dolayısıyla bu vitamin yaraların iyileşmesi de dahil olmak üzere çeşitli temel biyolojik fonksiyonlara aracılık eden birçok enzimatik reaksiyonda bir kofaktör olarak işlev görür (4).

C vitamininin bir başka biyokimyasal rolü, çeşitli enzimatik ve enzimatik olmayan reaksiyonlara elektronlar vererek bir indirgeyici ajan olarak hareket etmektir (2). Bunu yapmak için C vitamini, ya semidehidroaskorbik asit ya da dehidroaskorbik asit olarak oksitlenmiş bir duruma dönüştürür. Bu bileşikler glutatyon ve NADPH'ye bağımlı enzimatik mekanizmalar ile azaltılmış bir duruma getirilebilir (5,6)

C Vitamini Faydaları Nelerdir?

C vitamini, iki kez Nobel Ödülü sahibi Linus Pauling, bir dizi kitabında bağışıklığı artıran bir süpernutrient olarak tanıttı (7). C vitamini gerçekten de bağışıklık sisteminin normal fonksiyonuna katkıda bulunur. C vitamininin diğer faydaları ise aşağıdaki gibidir:

-C vitamini yoğun fiziksel egzersiz sırasında ve sonrasında bağışıklık sisteminin normal fonksiyonunun korunmasına katkıda bulunur.

-Kan damarlarının normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Kemiklerin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Kıkırdağın normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Diş etlerinin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Cildin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Dişlerin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur.

-C vitamini demir emilimini arttırır.

-Yorgunluk ve bitkinliğin azalmasına katkıda bulunur.

-C vitamini E vitamininin indirgenmiş formunun yeniden oluşmasına katkıda bulunur.

Gıdanın günlük tüketim miktarının 200 mg C Vitamini içermesi gerekir.

Tüketiciye, faydalı etkinin günlük tavsiye edilen C vitamini alımına ek olarak günde 200 mg daha C Vitamini alındığında sağlanacağı bilgisi verilir (4).

C Vitamini Cilde Faydaları

C vitamini, vücudunuzun tüm bölgelerindeki dokuların büyümesi ve onarımı için gereklidir. Deri, tendon, bağ ve kan damarlarını yapmak için kullanılan önemli bir protein oluşturur. Yaraları iyileşmesinde, kıkırdak, kemik ve dişleri onarımı ve bakımında rol üstlenen C vitamini sağlıklı bir cilt için vücuda gereklidir.

D Vitamini Eksikliği Nedir? 

D vitamini eksikliği, sağlıklı kalabilmeniz için yeterli miktarda D vitamini almadığınız anlamına gelir. Eksikliği şiddetli belirtilere neden olan vitamin, vücutta çok farklı işlevler için kullanılır. Kemiğin ana yapı taşlarından birisi olan kalsiyumun emilebilmesi için D vitaminine gereksinim vardır. Sinir sisteminin, kasların çalışabilmesi ve bağışıklığın devam etmesinde önemli görevleri bulunur. Vücutta ihtiyaç duyulan miktarı üç yolla alabilirsiniz. Bu yollardan ilki cildin vitamini kendisinin üretmesi, ikincisi diyet ve sonuncusu da vitamin takviyesidir. Güneş ışınlarına maruz kalındıktan sonra D vitamini ciltte doğal bir şekilde sentezlenir. Fakat güneş ışınlarına çok fazla maruz kalmak ciltte yaşlanmaya ve kansere neden olabildiği için çoğu insan diğer kaynakları tercih eder.

Vücudun D vitamini ihtiyacı yaşa göre farklılık gösterir. Yaş ilerledikçe alınması gereken miktar artar. Vitaminin vücuttaki seviyesi çok düştüğü zaman kemikler ince, kırılgan veya kusurlu hale gelir. D vitamini eksikliği toplumda yaygın olarak görülen bir rahatsızlıktır. Özellikle koyu renk cilde sahip olanlar, aşırı kilolu olanlar ve 65 yaşından büyük bireylerin D vitamini seviyeleri daha düşüktür. Bu nedenle kan seviyelerini normale getirmek için vitamin takviyesi gerekir. Fakat bu konuda da dikkatli olmak ve aşırı vitamin almaktan kaçınmak önemlidir çünkü çok yüksek düzeydeki D vitamini seviyeleri ek bir fayda sağlamaz. Aksine farklı sağlık sorunlarına neden olur.

D Vitamini Eksikliği Belirtileri Nelerdir? 

Bazı insanlarda D vitamini eksikliği bulunmasına rağmen herhangi bir belirti görülmez. Eksiklik bazen yorgunluk, genel vücut ağrısı gibi bazı belirtilere neden olur. Ciddi eksikliklerde ise kemik ağrısı ve yürümekte zorluğa neden olan kuvvet kaybı ortaya çıkar. Ek olarak bağışıklık sisteminin görevini yerine getirememesi nedeniyle enfeksiyon sıklığında artış görülür. El ve ayak bilekleri, omuz eklemeleri ve parmaklarda ağrı, değişken ruh hali, depresyon, uykusuzluk, baş ağrısı, saç dökülmesi gibi belirtiler de bulunabilir.

Yetişkinlerde uzun süreli D vitamini eksikliği; kemik erimesi, kemik yapısında bozukluk, kas güçsüzlüğü ve düşme riskinde artışa neden olur. Çocuklarda ise raşitizm adı verilen rahatsızlığa yol açar. Raşitizm, çocuklarda genellikle aşırı ve uzun süreli D vitamini eksikliğinden dolayı kemiklerin yumuşaması ve zayıflaması olarak tanımlanır. Hastalık; büyüme geriliği, bacaklarda eğrilik, el ve ayak bileklerinde kalınlaşma, göğüs kemiği deformitesi gibi kemik yapısında kalıcı bozukluklara neden olur. Hastalığın yetişkinlerde görülen formuna osteomalazi adı verilir ve kemiklerde kırılmayla seyreder.

D Vitamini Eksikliği Nedenleri Nelerdir? 

Pek çok sebeple D vitamini eksikliği ortaya çıkabilir. Bu sebeplerden bazıları şunlar:

Yeterli güneş ışığı almamak, D vitamini eksikliği nedeni olabilir. Oysa güneş ışığına doğrudan ve yeterince maruz kalan deride vücutta ihtiyaç duyulan tüm D vitamini karşılanabilir. Ancak çoğu insan, kapalı alanda çok vakit geçirdiğinden ya da fazla güneş kremi kullanımından dolayı yeterince güneş ışığı alamaz. Özellikle kış aylarından güneşten alınacak D vitamini oranı oldukça düşer.

Takviye olarak D vitamini kullanmamak diğer bir eksiklik nedenidir çünkü sadece diyetle alınan yiyeceklerle vücudun ihtiyacı olan miktarı karşılamak oldukça zordur. 

Vücutta gebelik, obezite gibi nedenlerle artmış ihtiyaç, D vitamini eksikliğini tetikleyebilir.

Bazı bireyler ise eksiklik geliştirmeye daha yatkındır. D vitamini eksikliği için risk grubunda yer alanlar:

Koyu ten rengine sahip bireyler. Ten renginiz koyulaştıkça aynı miktar güneş ışığına maruz kalan daha açık tenli bireylere göre vücutta daha az D vitamini üretilir.

Gün içerisinde zamanının büyük kısmını kapalı alanlarda geçiren kişiler. Örneğin; hastane personeli, gece çalışanlar ya da çeşitli nedenlerle evden çıkamayanlar

Sürekli cildini kapalı tutan insanlar. Örneğin; sürekli güneş kremi kullanıyorsanız veya cildiniz tamamen giysilerle örtülüyse eksiklik geliştirmeye yatkın olabilirsiniz.

Amerika veya Kanada'nın kuzeyinde yaşayan insanlar. Bunun nedeni, ekvatordan uzaklaştıkça güneş ışığının daha kısa sürelerle yeryüzüne ulaşmasıdır.

Yaş ilerledikçe cilt incelir, dolayısıyla D vitamini üretimi azalır. Dolayısıyla ileri yaştaki insanlar da risk gubundadır.

Anne sütü ile beslenen ve D vitamini takviyesi verilmeyen bebekler de risk grubundadır. Bebek ya da anne takviye almıyorsa yüksek oranda risk taşır.

Gebeler

Aşırı kilolu bireyler

D Vitamini Eksikliği Tanısı Nasıl Konur?

Sağlık kuruluşuna başvurduğunuzda doktorunuz tarafından öncelikle D vitamini eksikliğine yönelik sorular sorulur. Genellikle sonrasında 25-hidroksivitamin D düzeyini belirlemek için kan vermeniz gerekir. Vücuttaki D vitamini düzeyinin en iyi göstergesi, 25-hidroksi vitamin D'dir. Çünkü D vitamini kan dolaşımında en çok bu formda bulunur. 25-hidroksivitamin D, cillte üretilen ve yiyeceklerle alınan D vitamini miktarını en iyi yansıtan formdur. Ölçülen D vitamini seviyeleri nanomole / litre (nmol / L) veya nanogram / mililitre (ng / mL) olarak ifade edilir. 

Ciddi eksiklik: 30 nmol / L'nin altında (12 ng / mL)

Hafif eksiklik: 30 nmol / L (12 ng / mL) ile 50 nmol / L (20 ng / mL) arasında

Normal seviyeler: 50 nmol / L (20 ng / mL) ile 125 nmol / L (50 ng / mL) arasında

Yüksek seviyeler: 125 nmol / L'den (50 ng / mL) yüksek

D vitamini seviyeniz düşükse ve kemik ağrısı yaşıyorsanız, doktorunuz özel bir test yaptırmanızı isteyebilir. Bu test, kemik sağlığınızın göstergesi olan kemik yoğunluğunu kontrol etmek için yapılır. 

D Vitamini Eksikliği Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tedavi enjeksiyon ya da ağızdan D vitamini verilerek yapılabilir. Durumunuza, yaşınıza ve eksikliğin şiddetine göre en uygun tedavi seçeneği ve dozu doktorunuz tarafından belirlenir. Enjeksiyon, her gün ilaç almayı sevmeyen ya da unutan bireyler için daha uygun bir seçenek olabilir. Tek doz ilaç enjeksiyonu 6 aylık ihtiyacı karşılayabilir. Ağızdan tedavilerde ise ilacın günlük, haftalık ya da aylık düzenli olarak uzunca bir süre alınması gerekir.

D vitamini takviyelerinin, yağ içeren bir yemekle birlikte alınması öneriliyor. Çalışmalara göre yağ içeren bir yemekle alındığında, aç karnına alınıma göre ortalama %32 daha fazla emilim olduğu bildiriliyor. Eksikliği tedavi etmek için ihtiyaç duyulan D vitamini miktarı, eksikliğin ciddiyetine ve bireysel sağlık risklerine bağlı olarak değişir. Tedaviyle D vitamini depolarını güvenli aralığa getirmek ve düşmeyi engellemek hedeflenir.

D Vitamini Eksikliği Korunma Yöntemleri

D vitamini eksikliğinden korumak için etkili önlemler arasında D vitamini takviyesi ve diyetle D vitamini alımı bulunur. Ciltten sentez ise güneşe yeterince maruz kalmayı gerektirir ve mevsim, enlem, yükseklik, süre ve cilt pigmentasyonu gibi birçok faktöre bağlı olarak değişir.  Uzun süreli güneşe maruz kalmanın cilt kanseri riskini artırması ihtimalinden dolayı bu yöntem eksikliği önlemek için önerilmez.

Çoğu kişi güneşten D vitamini ihtiyacının bir kısmını karşılayabilir. Yiyeceklerde bulunan miktar ise çoğu zaman yeterli değildir. Fakat yine de diyetle de mümkün olduğunca fazla D vitamini almaya çalışmak yararlıdır. Ek olarak bir miktar da takviye almak eksiklikten korunmada faydalıdır. Kendinizde eksikliğe dair belirtilerden şüpheleniyorsanız, erken tanı için bir sağlık kuruluşuna başvurabilirsiniz. 

 

B9 Vitamini (Folik Asit) Faydaları nedir?

Folik asit birçok yerde B12 vitamini ile birlikte görev görür. DNA sentezinde gerekli olduğu için hücre bölünmesinde önemli rol oynar. Folik asit eksikliğinde hücreler yeterli şekilde bölünemezler. Folik asitin fetusta, sinir sisteminin gelişmesinde oldukça önemli bir rolü vardır. Gebelikte folik asit eksikliği; ‘spina bifida’ gibi nöral tüp defektleri başta olmak üzere çeşitli doğumsal anomalilere neden olabilmektedir. Folik asit eksikliğinin ayrıca; depresyon, ateroskleroz ve osteoporozla ilişkisi olduğu gösterilmiştir.

Amino asit ve kan hücrelerinin yapımı için gereklidir. Folik asitin vücutta deposu yoktur ve bağırsaktaki mikroorganizmalar tarafından da sentez edilir. Vücutta görev yapabilmesi için C vitaminine ihtiyaç vardır.

Genetik materyal (DNA ve RNA) , kırmızı kan hücreleri yapımı için
 Yara iyileşmesi için§
 Kas dokusunun oluşumu için gereklidir§
 Metabolik fonksiyonlarda görev alır; kolin sentezi, çeşitli a.a. lerin oluşumu ve protein yapımı gibi.§
 B6 ve B12 vitaminlerine benzer fonksiyonları vardır, kan homosistein seviyesini düzenleyerek kal hastalıklarına karşı koruyucu etki gösterir.§
 Pek çok gıdada bulunur. Özellikle et, yeşil yapraklı sebzeler, portakal ve portakal suyu, tam buğday ekmeği ve tahıllar.§
 Yoksunluğu megaloblastik anemi meydana gelir§

 Metabolizma: koenzim olarak görev aldıkları DNA ve RNA sentezi; pek çok a.a. metabolizması ve homosistein seviyesinin kontrolü için gereklidir.§
 Büyüme ve gelişme: DNA ve RNA sentezinde görev alır ki hücrelerin bölünmesi, büyümesi ve gelişmesini sağlayan genetik materyallerdir§
 Fetus gelişimi için gereklidir. Erken hamilelik döneminde folik asit eksikliği bebekte özellikle beyin ve sinirler üzerinde etkili olarak bazı anormalliklere yol açmaktadır. Ayrıca annede de bebeğin düşmesi, ciddi hamilelik  problemleri, kan zehirlenmesi ve plasentada anormalliklere neden olmaktadır§
 Kırmızı kan hücrelerinin yapımı, kırmızı kan hücrelerinde demir içeren “heme” proteininin yapımı için gereklidir.§
 Folik asit eksikliği yeterli miktarda demir bulunmasına rağmen anemiye neden olabilir.§

Göz Sağlığı Bakımından Önemli Bir Vitamindir

B9 vitamini göz sağlığı için gerekli olup yaşlılık ve diğer sebeplerle yaşayabileceğiniz görme kayıplarına karşı size koruma sağlar.

Doğal Antidepresan Özellik Gösterir

B9 vitamini doğal antidepresan özellik gösteren bir organik bileşiktir. B9 vitamini vücuttaki serotonin ve dopamin hormonlarının salgılanmasında etkili olduğundan bu mutluluk hormonlarının salgılanması ile kendinizi daha az stresli ve daha fazla mutlu hissedersiniz.

Saç ve Cilt Sağlığınıza İyi Gelir

Folik asit saç ve cildi besleyen ve cilt hücrelerinin yenilenmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlayan bir vitamindir. Dolayısıyla cildinizin yenilenmesi ve sağlıklı yapısını muhafaza etmesi ve aynı zamanda saçlarınızın daha çabuk ve sağlıklı bir şekilde uzaması için folik asit tüketiminize özen gösteriniz.

Sperm Kalitesini Arttırır

B9 vitamini yararları arasında sperm kalitesini arttırması da yer almaktadır. Özellikle sperm kalitesinin düşüklüğünden dolayı çocuk sahibi olmayan erkekler folik asit alımına özen göstererek spermlerinin kalitesini arttırarak çocuk sahibi olma şansını elde edebilir.

 

Nöral tüp defektlerini önler

Hamileliğin ilk haftalarında folik asit eksikliği , omurilik ve beyinde oluşan sorunlarla ilişkilendirilmiştir.

Buna karşılık hamilelik öncesinde ve hamilelik süresince yeterli vitamin alan kişilerin çocuklarında bu kusurların azaldığı görülmüştür. [2]

Yapılan araştırmalara göre kadınların çoğunda yeteri miktarda b9 vitamini bulunmamaktadır. Bu nedenle çocuk sahibi olmak isteyen kadınların günlük 400 mg kadar takviye alması önerilir.

Kanseri önleme

Yeterli miktarda b9 vitamini meme, bağırsak, akciğer ve pankreas gibi bazı kanser türlerine karşı koruyucudur.

Bazı araştırmalara göre v9 vitamini düşüklüğü anormal hücre büyümesi ve kanser riskini arttırmaktadır. Ayrıca düşük b9 vitamini , kansere neden olan dengesiz ve kolay bozunabilir DNA oluşumuna neden olabilir.

Ancak yapılan bazı araştırmalarda halihazırda tümör yada kanser hücresi bulunan kişilerde yüksek takviyelerin tümör ve kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olduğu görülmüştür. [3]

Doğal b9 vitamini yada folate dışında folik asit takviyesinin bazı kanser türleri ile bağlantısı tespit edilmiştir.

Folik asit takviyelerinin uzun dönemde kanser üzerindeki etkilerini incelemek için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

Homosistein seviyesini düşürmeye yardımcı olur

Yeterli miktarda folik asit takviyesi kalp hastalıklarının oluşumu ile bağlantılı homosistein seviyesinin düşmesini sağlar.

B9 vitamini, homosistein molekülünü metiyonin moleülüne dönüştürmeye yardımcı olarak homosistein seviyesini düşürür.

Ancak bazı etkileri hala anlaşılamamış ve doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Alzhaimer riskini azaltır

Araştırmalara göre 10 yıl ve daha uzun süre yeteri miktarda b9 vitamini tüketen kişilerde alzheimer riski azalmaktadır.

Sinir ve Beyin Fonksiyonlarının Düzenlenmesini Sağlar

B9 vitamini direkt olarak sinir ve beyin fonksiyonlarına etki eden bir vitamindir. Hafızanızı ve beyin sağlığınızı güçlendirmek istiyorsanız B9 vitaminini yeterli oranlarda tüketmeye özen gösterin.

Kansızlık Tedavisinde Kullanılır

B9 vitaminin yararları arasında kansızlık hastalığının tedavisinde kullanılan bir vitamin olması da yer almaktadır. B9 vitamini kırmızı kan hücrelerinin üretiminde B12 vitaminine destek sağladığı için kan değerlerinizin ideal olmasını sağlamak için B9 vitamini kullanabilirsiniz.

 Megaloblastik anemi; B12 vitamini ile birlikte veya tek başına anemi tedavisinde kullanılmaktadır.§
 Barsak iltihabı, barsaklar gerekli besinleri absorbe edemez. Yüksek dozda folasin ve B12 vitamini ile tedavi edilir.§
 Kalp hastalıkları tedavi ve önlenmesinde; 400-800 µg dozda B 12 ve B6 vitamini ile birlikte tavsiye edilr.§

Folik asit içeren besinler

Eksikliği önlemek için sağlıklı yetişkinlerin günde en az 400 mcg folat alması önerilir.
İşte folat veya folik asit içeriği yüksek 14 sağlıklı besin:

Baklagiller. Baklagiller; fasulye, bezelye ve mercimek gibi bitki tohumlarıdır. Bu besinlerin her biri, içerdiği miktarlar değişse de mükemmel birer folik asit kaynağıdır. Örneğin, bir kâse (177 gram) pişmiş barbunya 131 mcg folat içerir. Bu da günlük ihtiyacın yaklaşık %33’ünü karşılar. Bir fincan (198 gram) pişmiş mercimek ise günlük ihtiyacın % 4’ü olan 358 mcg folat içerir.

Kuşkonmaz. Kuşkonmaz, folat da dahil olmak üzere yoğun miktarda vitamin ve mineral içerir. Yarım kâse pişirilmiş kuşkonmaz (90 gram) yaklaşık olarak günlük gereksinimin %34’ünü karşılar.

Yumurta. Diyete yumurta eklemek, folat da dahil olmak üzere bazı temel besin maddelerinin alımını artırmak için harika bir yoldur. Yumurta protein, selenyum, riboflavin ve B12 vitamini de içerir.

Yeşil yapraklı sebzeler. Ispanak, lahana ve roka gibi yeşil yapraklı sebzeler, folat dahil birçok önemli vitamin ve mineral içerir.

Pancar. Bir gün boyunca ihtiyacınız olan manganez, potasyum ve C vitamini içerir. Ayrıca tek bir kâse çiğ pancar tüketerek günlük folik asit ihtiyacının ?’ü karşılanabilir.

Turunçgiller. Portakal, greyfurt, limon ve bergamot gibi turunçgiller grubu meyveler folat bakımından zengindir.

Brüksel lahanası. Brüksel lahanası birçok vitamin ve mineral özellikle de folat bakımından zengindir.

Brokoli. Özellikle pişirildiği zaman folik asit oranı artar.

Fındık. Yüksek oranda protein içermesine ek olarak, lif açısından zengindir ve vücudun ihtiyaç duyduğu birçok vitamin ve mineral içerir. Diyete daha fazla fındık eklemek günlük folat ihtiyacını karşılamaya yardımcı olur.

Dana karaciğeri. Dana karaciğeri, mevcut en konsantre folat kaynaklarından biridir.

Buğday tohumu. Buğday tohumu, buğday çekirdeğinin embriyosudur. Öğütme işlemi sırasında sıkça çıkarılsa da, folik asit dahil olmak üzere yüksek miktarda konsantre vitamin, mineral ve antioksidan kaynağıdır.

Papaya. Papaya, Güney Meksika ve Orta Amerika’da yetişen, yüksek besleyici özellikte tropik bir meyvedir. Son derece lezzetli olan bu meyve yoğun folat içeriğine sahiptir.

Muz. Özellikle potasyum ve folat bakımından zengindir. Folat açısından zengin birkaç diğer besinle birlikte günlük ihtiyacı kolayca karşılamaya yardımcı olur.

Avokado. Kremsi dokusu ve tereyağına benzeyen tadı nedeniyle inanılmaz derecede popülerdir. Eşsiz lezzetlerine ek olarak, folik asit de dahil olmak üzere birçok önemli besin maddesinin mükemmel bir kaynağıdır.

 

Yetersizlik 
Yetersizliğinde kan yapımında azalma olmaktadır. Özellikle gebe kadınlarda ve çocuklarda yetersizlik belirtileri yaygındır. Yetersizlik nedeni; yetersiz beslenme (özellikle yetersiz sebze ve meyve tüketimi), emilim bozukluğu ve vücuttan aşırı kayıp olmasıdır. Alkoliklerde de ve gebelikte folik asit yetersizliği görülebilir.

– Bağışıklık sisteminin zayıflaması, sık sık hasta olmak
– Kilo kaybı
– Çabuk üşüme
– Depresyon
– Ağız içinde pamukçuk
– Dilde şime
– İştahsızlık
– Erken saç beyazlaması
– Kronik yorgunluk
– Sinir, asbiyet ve çabuk öfkelenme
– Cinsel isteksizlik
– Kabızlık
– Dudakların kuruması ve çatlaması

 

B12 Vitamini Nedir?

B12 vitamini, kobalamin adı ile de bilinen bir çeşit vitamindir ve diğer B vitaminleri çeşitleri gibi suda çözünebilen bir vitamindir. Başta DNA sentezi, sinir sistemi, kırmızı kan oluşumu ve bağışıklık sistemi olmak üzere birçok metabolizma faaliyetinde görev alır. Kimyasal yapısı oldukça karmaşıktır. Merkez bölgesinde biyokimyasal olarak oldukça nadir bulunan kobalt minerali vardır ve kobalamin adını da bu mineral sayesinde alır.

Doğada bazı bakteriler ve arkeler B12 vitamininin üretilmesini sağlar. Bunun dışında insan ve hayvan bağırsağı da bir miktar B12 vitamini sentezleyebilir. Hayvanlar kendi bağırsaklarında sentezlenen B12 vitaminini absorbe edebilirler ancak bu durum insanlar için geçerli değildir. İnsan vücudunun bağırsakta ürettiği B12 vitamini, absorbe edilebilmek için midede üretilen bir protein çeşidine ihtiyaç duyar. Bu protein ile sentezlenemeyen B12 vitamini vücut tarafından emilemez ve dışkı ile vücuttan atılır. Bundan dolayı B12 vitamini içeren yiyecekleri beslenme yolu ile almamız gerekir.

B12 vitamini hayvansal kaynaklarda bulunmaktadır. Bitkisel B12 kaynakları azdır (spirulinada bulunur) ve bitkisel B12 çeşitleri inaktiftir, dolayısıyla insan vücudu tarafından emilemezler. Bitkilerde bulunan B12 vitaminlerinin emilebilmesi için bakteri ve arkelerde bulunan enzimlere ihtiyaç duyulur. Bu sebeple tempeh gibi bazı fermente edilmiş bitkisel ürünlerde vücut tarafından emilimi sağlanabilecek bir miktar B12 bulunabilir. Ancak bu miktarlar yeterli olmadığı için vegan ve vejetaryenler beslenmelerini B12 takviyesi ile desteklerler.

prev

next

B12 Vitamininin Faydaları Nelerdir?

-B12 vitamini normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur.

-B12 vitamini sinir sisteminin normal işleyişine katkıda bulunur.

-B12 vitamini normal homosistein metabolizmasını destekler.

-B12 vitamini normal psikolojik fonksiyonların işleyişinde rol oynar.

-B12 vitamini normal kırmızı kan hücresi oluşumuna ve bağışıklık sisteminin normal fonksiyonuna katkıda bulunur.

B12 vitamini yorgunluk ve bitkinliğin azaltılmasına katkıda bulunur ve hücre bölünmesinde rol oynar.

İçinde B12 vitamini olan yiyecekler ve takviyeler, vücudunuzda herhangi bir emilim problemi yok ise size B12 desteği sağlayacaktır. B12 emiliminde problem yaşıyorsanız ya da B12 eksikliğiniz var ise bu durum kendisini bazı belirtiler ile gösterecektir. B12 eksikliğinden şüpheleniyorsanız hekiminizle bu durumu paylaşmalısınız. B12 eksikliği tanısı, doktorunuzun sizden isteyeceği kan testi sonuçları doğrultusunda konulabilir.

B12 Vitamini Eksikliği Belirtileri Nelerdir?

B12 vitamini eksikliğinin çeşitli belirtileri olsa da bu konuda en güvenilir yöntem, laboratuvar tetkikleri ile vitamin ölçümünün yapılması yönündedir (1).

B12, beslenme yetersizliği nedeniyle dünyada en çok eksikliği görülen başlıca vitaminlerden biridir. 2004 yılında yapılan bir araştırma B12 eksikliğinin, aralarında Amerika, Hindistan, Meksika, Orta ve Güney Amerika ve Afrika'nın belli başlı bölgelerinin de dahil olduğu dünyanın birçok yerinde olduğunu göstermiştir.

B12 Vitamini Eksikliği Ne Kadar Sürede Düzelir?

Eğer doktorunuz B12 eksikliğine sahip olduğunuzu belirtiyorsa doktorunuzun tedavi yöntemini takip etmelisiniz. B12 eksikliğinin tedavi süresi kişiden kişiye değişebilmektedir.

next

B12 Vitamini Hangi Yiyeceklerde Bulunur?

B12 vitamini olan yiyecekler tamamen hayvansal kaynaklı yiyeceklerdir. Kırmızı et, beyaz et, süt ürünleri, yumurta ve balık B12 içerirler. Bitkisel B12 kaynağı yoktur. Bu nedende B12 vitamini meyve ve sebzelerde; tahıl, kuruyemiş ve yemişlerde bulunmaz. Vegan ve vejetaryenler et, süt ve yan ürünlerini tüketmedikleri için kapsül ya da tablet formda B12 gıda takviyesi ile beslenmelerini desteklerler.

 

Smart Patch

Ürün Hakkında

İÇİNDEKİLER

RED KORE GINSENG
HYDROLYZED COLLAGEN
ORGANIC GERMANIUM
SILVER IONS
RESVERATROL
CALCIUM
MAGNESIUM
VİTAMİN D3
VİTAMİN C
SAPONINS

Etken maddelerinden oluşan tek bir transdermal bant olarak kullanıma hazır.
Kullanım şekli: Tek kullanımlık olan transdermal bantlar tüysüz, temiz, kuru ve cilt bütünlüğü bozulmamış deriye yapıştırılarak kullanılır. 
Her bir bant 48 saat etkilidir. Paket içerisnde 40  günlük kullanım mevcuttur.
Kırmızı Ginseng özlü, Uzak doğunun gizemli şifalarını içinde barındıran  akıllı bant, şimdi TTS INTERNATIONAL ayrıcalıkları ile sizlerle.
İlaç değildir.

Kırmızı Ginseng: Faydaları, Yan etkileri, Dozajı, ve Kullanımı Bilimsel

 

Kırmızı Ginseng bitkisi, yüzyıllardan beri geleneksel Çin tıbbında kullanılmıştır.

Etli kökleri olan, bu yavaş büyüyen kısa bitki, yetiştirildiği süreye bağlı olarak üç şekilde sınıflandırılabilir: taze, beyaz veya kırmızı ginnseng.

Taze ginseng bitkisi 4 yıldan önce toplanırken beyaz ginseng bitkisi 4-6 yıl arasında ve kırmızı ginseng bitkisi ise 6 yıl veya daha uzun süre sonra toplanır.

Bu bitkinin birçok türü olsa da en popüler olanlar Kore Kırmızı Ginsengi ve Asya Ginsengi (Panax ginseng) olarak bilinir.

Kore ve Asya kırmızı ginsengi, aktif bileşen konsantrasyonu ve vücutta yarattığı etkiler açısından farklılık gösterebilir.

Kırmizı ginseng iki önemli bileşeni içerir: ginsenosidler ve gintonin. Bu bileşenler, sağlık faydası sağlamak adına birbirini tamamlar (3).

Kırmızı Ginsengin kanıtlarla desteklenmiş 8 sağlık faydası vardır.

ginseng kökü ve çayı

1-Kırmızı Ginseng Enflamasyonu Azaltan Güçlü Bir Antioksidan

Kırmızı ginseng faydaları listemizin ilki, Ginseng antioksidan ve anti-enflamatuvar özelliklere sahiptir (4).

Bazı deneysel çalışmalar, kırmızı ginseng özünün ve ginsenosid bileşeninin enflamasyonu engelleyebileceğini ve hücrelerin antioksidan kapasitesini arttırabileceğini göstermiştir (56).

Örneğin yapılan deneysel çalışmalardan biri, Kore kırmızı ginseng özünün enflamasyonu azalttığını ve egzama yaşayan kişilerde, cilt hücrelerindeki antioksidan aktivitesini arttırdığını bulmuştur (7).

Sonuçlar insanlar için de umut vericidir.

Çalışmalardan biri yedi gün boyunca her gün üç kere 2 gram Kore kırmızı ginseng özü kullanımının 18 genç erkek sporcu üzerindeki etkisini incelemiştir.

Daha sonra egzersiz testi gerçekleştirdikten sonra erkeklerin bazı enflamatuvar markerları incelenmiştir. Bu seviyeleri, plasebo grubuna göre önemli derecede düşük bulunmuş ve etkisinin 72 saate kadar devam ettiği gözlenmiştir (8).

Yine de plasebo grubunun farklı bir bitkisel tedavi aldığını belirtmek önemlidir. Bu nedenle bu çalışmaların sonuçları çölde bir kum tanesi olarak ele alınmalı ve konu üzerinde daha fazla çalışma yapılmalıdır.

Son olarak, 12 hafta boyunca her gün 3 gram kırmızı ginseng veya plasebo alan menopoz sonrası dönemde olan 71 kadın üzerinde bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Daha sonra antioksidan aktiviteleri ve oksidatif stres değerleri ölçülmüştür.

Araştırmacılar, kırmızı ginsengin antioksidan enzim aktivitesini arttırarak oksidatif stresi azaltmaya yardımcı olabileceği sonucunu bulmuştur (9).

ÖZET

Kırmızı ginsengin enflamasyon markerlarını azaltmaya ve oksidatif strese karşı koruma sağlamaya yardımcı olduğu gösterilmiştir.

kırmız ginseng beyin fonksiyonlarına etki ediyor

2-Kırmızı Ginseng Beyin Fonksiyonlarına Faydalıdır

Kırmızı ginseng faydaları listemizin ikincisi hafıza, davranış ve duygu durumu gibi beyin fonksiyonlarının iyileştirilmesine yardımcı olur (1011).

Laboratuvar çalışmaları ve havyan deneyleri, ginsenosid ve bileşen K gibi kırmızı ginseng içinde bulunan bazı bileşenlerin, beyni serbest radikallerin yol açtığı hasara karşı koruyabileceğini göstermiştir (121314).

Dört hafta boyunca günde 200 mg Panaks ginseng tüketen 30 sağlıklı birey üzerinde bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın sonunda zihin sağlığı, sosyal işleme ve duygu durumunda iyileşme olduğu gözlenmiştir.

Yine de bu faydalar 8 hafta sonunda önemli ölçüde azalmıştır. Bu durum ise kırmızı ginsengin etkilerinin uzun süreli kullanımda azalabileceğini göstermektedir (15).

Başka bir çalışma ise 200 veya 400 mg kırmızı kore ginseng içeren tek bir dozun, 10 dakikalık zihinsel test öncesinde ve sonrasında 30 sağlıklı yetişkindeki zihinsel performansı, zihinsel halsizliği ve kan şekeri seviyelerini nasıl etkilediğini incelemiştir.

400 mg dozun aksine 200 mg dozun, test sırasında zihinsel performansı ve halsizliği iyileştirmede daha etkilidir (16).

Kırmızı ginsengin kandaki şekerin hücreler tarafından alınmasına yardımcı olmaktadır, bu nedenle performansı arttırırken zihinsel halsizliği azaltabilmektedir.

Sekiz gün boyunca günde 400 mg kırmızı kore ginseng alınarak yapılan üçüncü bir çalışma ise sakinlik ve matematik becerilerinin arttığını bulmuştur (17).

Ayrıca diğer çalışmalar beyin fonksiyonları ve Alzheimer olan kişilerin davranışları üzerinde pozitif etkileri olduğunu göstermiştir (181920).

ÖZET

Ginsengin hem sağlıklı bireylerde hem de Alzheimer hastalığı olan bireylerde zihinsel fonksiyonlara, sakinlik hissine ve duygu durumuna faydalı olduğu gösterilmiştir.

3- Kırmızı Ginseng Erektil Disfonksiyonu Düzeltir

Araştırmalara göre kırmızı ginseng faydaları ndan birisi de, erkeklerde erektil disfonksiyon (ED) tedavisinde faydalı bir alternatif olabilir (2122).

İçerdiği bileşenin, penisteki kan damarlarını ve dokuları oksidatif strese karşı koruduğu ve normal fonksiyonlarını kazanmasına yardımcı olduğu görülmektedir (2324).

Ayrıca çalışmalar ginsengin, penisteki kasları rahatlatmaya yardımcı olan ve kan akışını arttıran bileşen olan nitrik oksit üretimini desteklediği görülmektedir (2425).

Çalışmalardan biri Kore ginsengi ile tedavi edilen erkeklerin ED semptomlarının %60 iyileşirken bu oranın ED tedavisinde kullanılan ilaçları alan erkeklerde %30 olduğunu göstermiştir. (26).

Ayrıca başka bir çalışma, 8 hafta boyunca 1.000 mg olgunlaşmış kırmızı ginseng özü kullanan ED olan 86 erkeğin erektil fonksiyonlarında ve genel tatminlerinde önemli bir iyileşme olduğunu göstermiştir (27).

Yine de ginsengin ED üzerindeki etkileri hakkında kesin bir sonuca varmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır (24).

ÖZET

Kırmızı ginseng, dokulardaki oksidatif stresi azaltarak ve penis kasına giden kan akışını arttırarak erektil disfonksiyon semptomlarını iyileştirebilir.

kırmızı ginseng bağışıklık sisteminize fayda sağlıyor

4- Kırmızı Ginseng Bağışıklık Sistemini Destekler

Kırmızı ginseng faydaları listemizde en önemlilerinden birisi, bağışıklık sistemini güçlendirmesidir.

Bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri inceleyen bazı araştırmalar, ameliyat olan veya kemoterapi tedavisi gören kanser hastalarına odaklanmıştır.

Mide kanseri ameliyatından sonra iyileşme sürecinde olan 39 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada hastalar iki yıl boyunca günlük 5.400 mg kırmızı ginseng ile tedavi edilmiştir.

İlginç bir şekilde bu kişilerin bağışıklık fonksiyonlarında önemli bir iyileşme gözlenmiş ve tekrar eden semptomlar azalmıştır (28).

Başka bir çalışma ise ameliyat sonrası kemoterapi gören ileri seviye mide kanseri hastalarında kırmızı ginseng özünün bağışıklık sistemi markerlarına olan etkisini incelemiştir.

Üç ay sonra, kırmızı ginseng özü kullanan kişilerin kontrol veya plasebo grubuna göre daha iyi bağışıklık sistemi markerleri olduğu gözlenmiştir (29).

Ayrıca çalışmalardan biri, ginseng alan kişilerin iyileştirici tedaviden beş yıl sonra hastalıksız olarak yaşama şanslarının %35 daha fazla olduğunu ve ginseng almayan kişilere göre %38 daha yüksek yaşama oranları olduğunu göstermiştir (30).

Ginseng özünün grip gibi hastalıklara karşı yapılan aşının etkisini de arttırabileceği gözlenmiştir (31).

Bu çalışmalar kanser olan kişilerin bağışıklık sistemi markerlarında iyileşme gösterse de ginsengin, sağlıklı bireylerde enfeksiyonlara karşı direncin artması üzerindeki etkilerin gösterilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır (32).

ÖZET

Ginseng, kanser olan kişilerin bağışıklık sistemini güçlendirebilir ve bazı aşıların etkilerini arttırabilir.

kırmızı ginseng faydalarından bir tanesi de kansere olan etkisi

5- Kırmızı Ginseng Kansere Karşı Potansiyel Faydalara Sahiptir

Kırmızı ginseng faydaları kanserde de mevcuttur. Bazı kanser türlerinin riskini azaltmaya yardımcı olmaktadır. (33).

Bu bitkide bulunan ginsenosidlerin enflamasyonu azaltmaya ve antioksidan koruması sağlamaya yardımcı olduğu gösterilmiştir (3435).

Hücre döngüsü, hücrelerin normal olarak büyüdüğü ve bölündüğü süreçtir. Ginsenosidler, anormal hücre büyümesini ve çoğalmasını engelleyerek bu döngüye fayda sağlayabilir (3435).

Birkaç çalışmayı değerlendiren bir çalışma, kırmızı ginseng kullanan kişilerin kanser geliştirme riskinin %16 azalttığı sonucuna ulaşmıştır (35).

Ayrıca gözlemsel bir çalışma, ginseng alan kişilerin almayan kişilere göre ağız, dudak, özafagus, mide, kolon, karaciğer ve akciğer kanseri gibi kanser türlerini geliştirme olasılıklarının daha az olduğunu göstermiştir (36).

Kırmızı ginseng, kemoterapi gören hastaların sağlık durumunu iyileştirebilir, yan etkileri azaltabilir ve bazı tedavi ilaçlarının etkilerini arttırabilir (34).

Bazı çalışmalar kırmızı ginsengin kanseri önlemede rol oynadığını gösterse de diğer çalışmalar kesin sonuçlar sunmamaktadır (37).

ÖZET

Ginseng bitkisinde bulunan ginsenosidler enflamasyonu düzenleme, antioksidan koruması sağlama ve bazı kanser türleri riskini azaltan sağlıklı hücreleri koruma fonksiyonlarını gerçekleştirebileceği düşünülmekte. Yine de bu konu üzerinde daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır.

ginseng enerji etkisi

6- Kırmızı Ginseng Yorgunluğa Karşı Savaşır ve Enerji Seviyenizi Arttırır

Ginseng halsizlikle savaşmaya ve enerji sağlamaya yardımcı olmaktadır.

Farklı hayvan çalışmaları, ginsengde bulunan polisakkaridler ve oligopeptidler gibi bazı bileşenlerin, halsizliğe karşı savaşmak adına oksidatif stresi azaltma ve hücrelerde daha fazla enerji üretilmesini sağladığını göstermektedir. (383940).

Dört hafta süreli bir çalışma, kronik yorgunluğu olan 90 kişiye 1 veya 2 gram Panaks(Kore Ginsengi) ginseng veya plasebo vererek etkileri incelemiştir.

Kırmızı kore ginsengi alanlar daha az fiziksel ve zihinsel halsizlik hissederken oksidatif stres seviyeleri de plasebo alanlara göre azalmıştır (41).

Başka bir çalışma ise kanseri atlatan 364 kişiye 2.000 mg Amerikan ginsengi veya plasebo vererek halsizlik durumlarını gözlemlemiştir. Sekiz hafta sonunda ginseng grubunda olanların plasebo grubuna göre daha düşük halsizlik seviyesi gösterdiği bulunmuştur (42).

Ayrıca 155’ten fazla çalışmanın incelenmesiyle yapılan bir değerlendirme çalışması, kırmızı ginseng takviyelerinin sadece halsizlik halini azaltmakla kalmayıp aynı zamanda fiziksel aktiviteleri de arttırmaktadır(43).

ÖZET

Ginseng, oksidatif hasarı azaltıp hücrelerdeki enerji üretimini arttırarak halsizliğe karşı savaşmaya ve fiziksel aktiviteleri arttırmaya yardımcı olur.

ginseng kan şekeri faydası

7- Ginseng Kan Şekerinizi Düşürür

Ginseng, hem diyabet olan hem olmayan kişilerde kan glikoz seviyelerini kontrol etme konusunda faydalı sağlamaktadır (4445).

Amerikan ve Kore ginsenginin pankreatik hücre fonksiyonlarını arttırdığı, insülin üretimini desteklediği ve dokularda kan şekeri alımını arttırdığı gösterilmiştir (44).

Ayrıca çalışmalar, kırmızı ginseng özünün diyabet olan kişilerin hücrelerindeki serbest radikalleri azaltarak antioksidan koruma sağlamaya yardımcı olduğu gösterilmiştir (44).

Çalışmalardan biri tip 2 diyabeti olan 19 kişi üzerinde normal anti-diyabetik ilaçlar veya beslenme düzeniyle birlikte 6 gram Kore kırmızı ginsenginin etkilerini değerlendirilmiştir.

İlginç bir şekilde, 12 haftalık çalışma boyunca kan şekeri seviyeleri kontrol altında tutulmuştur. Aynı zamanda kan şekeri seviyeleri %11 azalmış, açlık insülini %38 azalmış ve insülin hassasiyeti %33 artmıştır (46).

Başka bir çalışma ise Amerikan ginsenginin, şekerli içecek testinden sonra 10 sağlıklı bireyde kan şekeri seviyelerini iyileştirmeye yardımcı olduğunu bulmuştur. (47).

Fermente edilmiş kırmızı ginsengin, kan şekeri kontrolünde daha etkili olabileceği görünmektedir. Fermente ginseng, ginsenosidleri daha kolay emilen ve daha güçlü bir forma dönüştürmeye yardımcı olan canlı bakterilerle üretilir (48).

Aslında çalışmalardan biri, günlük 2,7 gram fermente kırmızı ginseng alımının, plasebo ile karşılaştırıldığında, kan şekeri seviyelerini indirmede etkili olduğunu ve test öğününden sonra insülin seviyelerini arttırdığını göstermiştir (49).

ÖZET

Kırmızı ginseng, özellikle de fermente kırmızı ginseng, insülin üretimini arttırmaya, hücrelerin kan şekerini almasını arttırmaya ve antioksidan koruma sağlamaya yardımcı olabilir.

ginsengin beslenme düzenine faydası

8- Ginseng Beslenme Düzenine Eklenmesi Kolay

Ginseng kökleri birçok şekilde tüketilebilir. Çiğ olarak yenilebileceği gibi buharda yumuşatılarak da tüketilebilir.

Aynı zamanda çay yapmak için su ile demlenebilir. Bunu yapmak için taze dilimlenmiş ginsengin üstüne sıcak su ekleyin ve birkaç dakika boyuna demleyin.

Ginseng aynı zamanda çorbalar ve wok tavalarda yapılan sebzeler gibi farklı tariflere eklenebilir. Kırmızı ginseng özü ise toz, tablet, kapsül ve yağ şeklinde bulunabilir.

Kullanım dozu ise iyileştirmek istediğiniz duruma göre değişiklik gösterebilir. Genel olarak önerilen kullanım dozu, çiğ ginseng kökü için günlük 1-2 gram iken ginseng özü için 200-400 mg şeklindedir. Düşük dozlarla başlamak ve zaman içerisinde dozu arttırmak önerilir.

%2-3 ginsenosid içeren standart ginseng özü arayın ve emilimi arttırmak ve tam olarak faydalanmak için öğünlerden önce tüketin.

Daha detaylı etkileri izin bu yazımıza da bakabilirsiniz

ÖZET

Ginseng çiğ olarak veya çay olarak tüketilebileceği gibi farklı yemeklere de eklenebilir. Aynı zamanda toz, kapsül veya yağ olarak da tüketilebilir.

ginseng yan etkileri

Ginsengin Güvenlik ve Potansiyel Yan Etkileri

Araştırmalara göre ginseng güvenli kabul edilir ve ciddi yan etki ortaya çıkarmamaktadır.

Yine de diyabet ilacı kullanan kişilerin, ginseng tüketirken kan şekeri seviyesinin aşırı yükselmesini ve aşırı düşmesini engellemek için kan şekeri seviyesini yakından incelemesi gerekir.

Ayrıca ginseng, anti-koagulant ilaçların etkisini azaltabilir.

Çalışmaların eksikliğinden dolayı ginseng hamile/emziren kadınlar için tavsiye edilmez.

Faydalarını en üst düzeye çıkarmak için arada bir veya iki hafta boşluk bırakılarak 2-3 haftalık döngüler şeklinde kullanılmalıdır (14).

ÖZET

Ginseng güvenli görünse de bazı ilaçları kullanan kişiler, olası ilaç etkileşimi nedeniyle dikkatli olmalıdır.

Sonuç

Kırmızı ginseng, yüzyıllardır Çin tıbbında kullanılan bitkisel bir takviyedir.

Özelikle antioksidan ve anti-enflamatuvar etkileri nedeniyle popülerleşmiştir. Aynı zamanda kan şekeri seviyelerini düzenlemeye yardımcı olur ve bazı kanser türleri için faydaları vardır.

Ayrıca, ginseng bağışıklık sistemini güçlendirebilir, beyin fonksiyonlarını arttırabilir, halsizliğe karşı savaşabilir ve erektil disfonksiyon semptomlarını iyileştirebilir.

Kırmızı ginseng, çiğ veya hafif buharda haşlanmış şekilde tüketilebilir. Ginseng özü, kapsülü veya tozu olarak kolaylıkla beslenme düzenine eklenebilir.

İster belirli bir hastalığın etkilerini azaltmaya çalışın isterseniz sadece sağlığınızı korumaya çalışın, ginseng denemeye değecektir.

Kolajen nedir, ne işe yarar?

Kolajen nedir, insan vücudunda bulunan bir tür lifli proteine verilen isimdir. Vücut içinde birçok farklı işlevi bulunan bu madde kemik dokularından kaslara kadar birçok etken üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Vücudun en önemli proteini olarak görülen kolajen nedir, ne işe yarar öğrenerek kolajen içeren gıdalar tüketebilir ve kolajenin faydalarından çok daha etkili bir biçimde yararlanabilirsiniz. Kolajen nedir, ne işe yarar sorularının cevapları yazımızın devamında yer alıyor, göz atmadan geçmeyin.

Kolajen nedir, bu madde vücuttaki birçok doku üzerinde etkili olan bir proteindir. Uzmanların vücudun en önemli yapıtaşlarından birisi olarak değerlendirdiği kolajen madde belirli besinler üzerinden arttırılabilir bir madde olmasıyla da tercih edilebiliyor. Kolajen nedir sorusu, son yıllarda çeşitli temizlik ve losyon ürünlerinde kolajenin kullanılmaya başlaması ile birlikte daha çok karşımıza çıkar oldu. Kolajen nedir, ne işe yarar sizler için hazırladığımız yazıya göz atarak merak ettiğiniz tüm soruların cevaplarını bulabilirsiniz. Kolajen içeren gıdalar da yazımızın devamında yer alıyor.

Kolajen ne işe yarar, işte cevabı…

Kolajen ne işe yarar?

Vücutta birçok farklı işlevi bulunan kolajen madde ile çok daha sağlıklı bir vücudun sahibi olabilirsiniz. Peki, kolajen ne işe yarar? Kolajenin tüm faydalarını sizler için hazırladık, işte o maddeler…

Cilt daha esnek bir hale gelir

Günümüzde çeşitli güzellik ürünleri içinde kullanılan bir madde olan kolajen cilt yapısını çok daha esnek bir hale getirebiliyor.

Kırışıkları azaltır

Vücut için faydalı bir lifli protein olan kolajen madde cildi güzelleştiriyor. Cilt yüzeyindeki kırışıklıklara iyi gelen bu madde deri yüzeyindeki çatlaklara da iyi geliyor.

Kalp sağlığını korur

Vücuttaki yağ tabakasının azalmasını sağlayan kolajen kalp sağlığını koruyan maddelerin başında geliyor.

Sindirim sistemini düzenliyor

Bağırsakla ilgili sağlık sorunlarınız varsa kolajen madde içeren besinleri tüketmeniz tavsiye ediliyor. Sindirim sistemini düzenleyen kolajen madde hasarlı bağırsakları da onarmaya yardımcı oluyor.

Göz sağlığını koruyor

Göz sağlığını koruması ile dikkat çeken kolajen kornea sağlığı üzerinde koruyucu bir etkiye sahip.

Kemikleri güçlendirir

Kolajen ne işe yarar sorusuna verilebilecek cevaplardan bir diğeri ise kolajenin kemikleri güçlendirici etkisi. Kolajen içeren maddelerin tüketimi kemiklerin yoğunluğunu arttırmaya yarıyor.

Eklem ağrılarını engeller

Bacaklarınızda kolajen kaybı yaşamaya başladığınız anda eklem ağrıları oluşabilir. Kolajen azalması ile birlikte bacaklarda eklem ağrılarının yanı sıra şişlik, sertlik gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Kolajen içeren gıdaların tüketimini arttırarak bu soruna çare bulabilirsiniz.

Karaciğeri korur

Kolajen maddelerin içerdiği glisin isimli bileşen karaciğeri zararlı maddeler ve toksinlerden arındıran bir etkiye sahiptir. Kolajen madde içeriği ile dikkat çeken kemik suyu tüketerek karaciğerlerinizin sağlığını koruyabilirsiniz.

Kolajen içeren gıdalar

Kolajen nedir, ne işe yarar öğrendiniz ama kolajeni nasıl kullanacağınızı bilmiyor musunuz? O halde aşağıda yer alan gıdaları daha çok tüketmenizi tavsiye ediyoruz. Kolajen içeren gıdalar hangileri sizler için hazırladık, gelin o gıdalara birlikte göz atalım.

Kemik suyu

Et yemeğinizin suyunu sakın atmayın. Vücut için birçok faydası bulunan kolajen maddenin en çok bulunduğu gıdalar arasında kemik suyu ilk sırada yer alıyor.

Et ve et ürünleri

Kolajen içeren gıdalardan birisi de et ve et ürünleri. Yeterli derecede kolajen takviyesi sağlamak için haftada en az 3 kere et yemelisiniz.

Balık

Balık tüketerek yeterli derecede kolajen madde elde edebilirsiniz. İltihaplanmayı önleyen, cilde esneklik kazandıran balık ürünleri arasında özellikle somon ve okinoz tüketimi yapmanız tavsiye ediliyor.

Kırmızı meyve ve sebzeler

Kolajen ne işe yarar merak ediyor ve içerdiği gıdaları tüketmek istiyorsanız kırmızı meyve ve sebzeler iyi bir tercih olabilir. Elma,çilek,kırmızı pancar gibi sebze ve meyveleri sıklıkla tüketmelisiniz.

Diğer gıdalar

Kolajen içeren gıdalar arasında kereviz, yeşil zeytin, sarımsak, salatalık, muz gibi sülfür bileşeni içeren maddeler ve lahana, patlıcan,ıspanak gibi sebzeler de yer alıyor.

Kolajene zarar veren etkenler nelerdir?

Vücuttaki kolajen değerlerini düşüren etkenler arasında şunlar yer alıyor:

Şeker ve rafine edilmiş ürünler

Şeker, kolajenin kendini onarmasına engel olan bir ürün olarak biliniyor. Bu nedenle hayatınızdan şekeri ve rafine edilmiş ürünleri çıkarmanız en faydalı işlem olacaktır.

Güneş ışığı

Güneş ışığına fazla maruz kalmanız halinde kolajen madde değerlerinde düşüş meydana gelebilir.

Sigara

Sigara tüketiminin kolajen değerleri üzerinde düşüşe neden olduğu biliniyor.

Organik Germanyum nedir vücudumuza faydaları nelerdir ;

Germanyum 1886’da keşfedilmiş kimyasal bir elementtir. İnorganik germanyum topraktan çıkarılır ve genelde yarı iletkenlerin üretiminde kullanılır.
Organik germanyum ise, sarımsak, ton balığı, domates suyu ve shiitake mantarı gibi bir takım besinlerde doğal olarak bulunur.

Üzerinde en fazla çalışmaların yapıldığı ülke Japonya’dır. Dr. Kazuhiko Asai, Altın Kırmızı Kore Ginseng'i, shiitake, sarımsak ve chlorella gibi belirli tıbbi bitkilerin doğal olarak yüksek konsantrasyonlarda germanyum içerdiğini bulmuş ve terapik içeriklerini açıklayabilmek için üzerinde çalışmalar yapmıştır.

Dr Asai, germanyum ile ilgili kitabında, kliniğinin, Ge-132 (germanyum) ile, depresyon, artrit, görme sorunları, yüksek tansiyon, ağır metal zehirlenmesi ve kanser gibi bir dizi hastalığa etkileyici tedavi yolları bulduğunu yazmıştır.

Araştırmacıların son zamanlardaki düşüncelerine göre, organik germanyum, temel olarak vücudun kendi doğal savunmasını güçlendirmektedir.
Organik germanyum, bir biyolojik yanıt düzenleyicisidir.

Biyolojik yanıt düzenleyiciler, vücudun tümörlere olan karşılığını değiştirebilmesine neden olan ve tedavi edici yararlar sağlayan maddelerdir.

Araştırma bulgularına göre germanyum, kanser hücrelerine doğrudan saldırmaz.
Bunun yerine, bağışıklık sistemini canlandırır, kanser gibi dejeneratif hastalıklara karşı sistemimizin güçlü olmasını sağlar.

Organik germanyum ile bir çok insan kanser deneyleri yürütülmüştür.
Faz I ve Faz II insan klinik deney özetleri, Germanyum'un oral kullanımının virüslere karşı bir savunma tepkisi olarak vücut hücreleri tarafından üretilen, birbirine yakın birkaç proteinin üretimini çoğalttığını,
öldürücü hücre aktivitesini yükselttiğini, bozulmuş bağışıklık sistemi geri yüklediği gözlemlenmiştir.

American College of Chest Physicians’ın bülteni “Chest” Şubat 2000 yılında, iki yıldır seyreden nadir akciğer kanser cinsi olan iğ hücreli carcinoma teşhisi konmuş 47 yaşında bir kadının vaka çalışmasını yayınladı.
Tüm modern kanser tedavileri, kanserinin varlığını ve büyümesini engelleyememişti, bu yüzden kendisini sağlık mağazasından aldığı Germanyun seskuioksit ile tedavi etmeye başladı.
Germanyum tedavisinin hızlı bir yanıt verdiğini bildirdi, ve rapora göre, tedaviden sonra 42 ay boyunca kanser yok olmuştu.

''Organik germanyum, bağışıklık yanıtındaki değişiklikleri ayarlama yeteneğine sahiptir.''
(The Journal of Interferon Research 4 (1984):223-233)

''Deney hayvanları carcinoma ve lösemi hücreleri ile aşılanıp oral yoldan organik germanyum ile tedavi edildiler. Çalışma, organik germanyumun doğrudan kanser hücrelerine saldırarak değil de, vücudun savunma mekanizması ve T-hücreleri yoluyla çalıştığını gösterdi.'' (Anticancer Research 5, Sept.-Oct. 1985)

Bu çalışmalar, organik germanyumun sağlığımızı korumakla görevli bağışıklık sitemimizi ayarlamak ve tümörlerle savaşabilmesi için için gerekli olduğunu göstermektedir..

Sağlığa Faydaları

Germanyumun organik formları bazı sağlık sorunlarının tedavisinde kullanılıyor. İlaç veya bazı gıdalarla vücuda alınan germanyumun organik formları, kolayca emilip vücut dışına atılabilir. Yüzde 85’i idrar yoluyla vücuttan atılır. Vücuda alınan germanyum içerikleri 7 gün içinde tamamen vücuttan atılabilir. Germanyumun organik ve inorganik formları dışında yapay sentetik formları da vardır. “Ge-132” formu yapay sentetik formlarındandır. Germanyum dioksit, oldukça toksik özellikli inorganik formudur. Sodyum germanat, germanyumun sodyum tuzudur. Sanumgerman ve spirogermanium ise, germanyumun organik bileşikleridir. Yüksek kalitede organik germanyum, yüzde 99,7 oranında germanyum içerir. Organik germanyumun saflık derecesine göre faydası ve güvenliği değişmektedir.

Germanyumun sağlığa bazı faydalarını şöyle sıralayabiliriz;

Organik germanyum, vücudun doğal savunmasını güçlendirir.

Bağışıklık sistemini canlandırarak kansere karşı direnç kazandırır.

Göz hastalıklarına karşı etkilidir. Kataraktın ilerlemesini engeller.

Lens dokuları ve retina rahatsızlıklarında etkilidir.

Hücre zarlarını stabilize eder.

HIV virüsünün yayılmasını engeller.

Zararlı küflerin büyümesini engeller.

Alerjik durumların iyileşmesinde faydaları görülmüştür.

Kolon, akciğer, karaciğer kanserleri ve lösemi gibi hastalıklarda olumlu etkileri vardır.

Kemik rahatsızlılarında faydaları görülmüştür.

Tansiyon ve damar rahatsızlıklarında dengeleyici rolü vardır.

Kangren riskini azaltır, kan dolaşımını geliştirir.

Antioksidan özellikleri vardır.

Vücudun oksijenden yararlanmasını geliştirir, glütasyon seviyesini artırır.

Epilepsi ve Parkinson gibi fonksiyonel rahatsızlıklara karşı iyileştirici etkisi vardır.

Manyetik germanyum bileklikler, strese karşı etkilidir.

Germanyum içeriği bulunan bazı gıdalar şunlardır; sebzeler, sarımsak, tere, soğan, yosun, aloevera, karakafesotu, ginseng, sumak, mantar, chlorella, ton balığı, domates suyu…

Gümüş iyonları  suyu nedir, faydaları nelerdir?

Koloidal gümüş, popüler bir alternatif terapidir. Koloidal gümüşün faydalı olduğunu savunanlar kanserden birçok hastalığa iyi geldiğini savunuyorlar. Peki, gümüş suyu nedir, gümüş suyu hakkında yeterince bilgi sahibi olmayanlar Koloidal gümüş suyu hakkında aşağıda vermiş olduğumuz bilgileri inceleyebilirler. İşte gümüş suyu hakkında tüm bilinmeyenler…

Koloidal gümüş, bir sıvı içinde asılı olan küçük gümüş parçacıklarını tarif etmek için kullanılan terimdir. Koloidal gümüş içindeki gümüş parçacıklarının büyüklükleri değişebilir, ancak bazıları çok küçüktürler ki “nanopartiküller” olarak adlandırılırlar. Bu, 100 nm'den küçük ve çıplak gözle görünmez oldukları anlamına gelir. Modern antibiyotikler geliştirilmeden önce, koloidal gümüş çeşitli enfeksiyonlar ve hastalıklar için çok amaçlı bir çare olarak kullanılmıştır.Gümüş suyu son zamanlarda, bazılarında antibiyotikleri veya bakteriyel, viral ve fungal enfeksiyonları tedavi etmek için diğer tıbbi tedavilerin yerini alabileceğini iddia ederek, popülerlik bir canlanma yaşadı.
Gümüş suyunun aynı zamanda en önemli faydalı arasında lyme hastalığı, tüberküloz ve hatta HIV / AIDS gibi hastalıkların tedavi edilmesine yardımcı olabileceği bilinmektedir.

Koloidal gümüş ne işe yarar?
Koloidal gümüş suyunun oral olarak alındığında veya bir yara üzerine yerleştirildiğinde geniş antibakteriyel ve antiseptik etkileri olduğu söylenir.
Koloidal gümüşün nasıl kullanıldığı tam olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte, araştırmalar, hücre zarlarına zarar veren bakterilerin hücre duvarlarındaki proteinlere bağlandıklarını ileri sürmektedir

' alt="Gümüş suyu nedir, faydaları nelerdir" data-src="https://i2.milimaj.com/i/milliyet/75/0x0/5ca1c8da45d2a0296419eb7a" class="lazy_ " data-inline-image=true v:shapes="_x0000_i1027">

Bu gümüş iyonlarının hücrelere geçmesine izin verir, burada bakterinin metabolik süreçlerine müdahale edebilir ve DNA'sına zarar verebilir ve hücrenin ölümüne yol açabilir.
Koloidal gümüşün etkilerinin, gümüşün partiküllerinin büyüklüğüne ve şekline ve bunların bir solüsyondaki konsantrasyonuna bağlı olarak değiştiği düşünülmektedir. Gümüş iyonları, vücut sıvıları gibi neme temas ettiğinde gümüş parçacıklarından salınır.
Bunlar, koloidal gümüşün tıbbi özelliklerini veren “biyolojik olarak aktif” parçası olarak kabul edilir
Koloidal gümüşün gümüş suyunun faydaları nelerdir?
Yapılan araştırmalar koloidal gümüşün bakteriyel, viral ve fungal enfeksiyonların tedavisine yardımcı olabileceğini iddia ediyorlar.

Zamanla, antibiyotikler enfeksiyonla mücadele etme yeteneklerini kaybederler. Gümüş suyunun, enfeksiyonla savaşmak için bağışıklık sistemini güçlendirdiği görülmüştür.

Kaşıntıyı ve tahrişi azaltır
Kızarıklıklara ve kaşınan bölgeye gümüş suyu uygulamak o bölgedeki tahrişin ve kaşıntının azalmasına yardımcı olur. Özellikle güneş yanıklarına uygulamak o bölgenin hızlı bir şekilde iyileşmesini sağlar.

Sinüziti tedavi eder
Uluslararası Alerji ve Rinoloji Forumu’nda yayınlanan bir araştırmaya göre, sinüs enfeksiyonlarını kontrol etmek için yaygın olarak kullanılan koloidal gümüş suyu, burun spreyi olarak da faydalı olabilir.

Dezenfektan olarak kullanılır
Tüm yüzeylere sürülerek mikroplardan arınmak için kullanılabilir.

Yaraları iyileştirir
Ağır olmayan yaraların çabuk bir şekilde iyileşmesini sağlar.

Eklem romatizması
Gümüş suyunun eklem romatizması hastalığına iyi geldiği bilinmektedir.

Prostat hastalığı
Prostat gibi hastalıklarda etkili olduğu bilinmektedir.

Gümüş suyu nasıl kullanılır?
Gümüş suyu ağız yoluyla kullanıldığında 6 dakika içerisinde etkisini gösterebilen bir üründür. Koloidal gümüş suyu, gümüş parçacıklarının saf su içerisinde homojen olarak dağılmış halidir. Çözülen gümüş partikülleri aynı elektrik yüküne sahip oldukları için birbirini iterler. Bu sayede çözücü içerisinde tamamen homojen olarak dağılmış olur. Gümüş partiküllerinin aynı elektrik yüküne sahip olup birbirini itmesi ve homojen olarak dağılması, vücutta yığılma yapmamasına olanak sağlar. Belli bir süre dolaşım sisteminde görevlerini tamamladıktan sonra sindirim sistemi yoluyla dışarı atılırlar. Hem homojen olup birbirine temas etmemesi, hem de sindirim sistemi yoluyla kolaylıkla atılabilmesi özelliklerinden dolayı, koloidal gümüş suyu hiçbir yan etkiye ve kalıcı etkiye sahip olmadığı söylenmektedir.

Kanıtlanmış 8 Kolloidal Gümüş Suyu Faydası, Kullanımı ve Yan Etkileri

 

Kolloidal Gümüş Suyu’nu duymadıysanız, sinüs enfeksiyonu veya soğuk algınlığı gibi genel sağlık sorunlarına alternatif tedaviler arayışınız devam edecektir.

Çoğu sağlık gıda deposu ve eczaneler, çeşitli kolloidal gümüş markalarını satar, internette kolloidal gümüş faydaları hakkında çok miktarda bilgi bulabilirsiniz. Ne yazık ki, pek çok kaynak birbiriyle çelişen görüşlere sahip olduğundan, bilgiler kafa karıştırıcıdır.

Bir yandan, kolloidal gümüş suyu hakkında fikir beyan eden, hemen hemen her hastalığa yardımcı olduğunu savunan binlerce kişiye rastlarsınız. Ayrıca, tüketicileri güvenlik endişeleri hakkında uyaran bazı iyi bilinen sağlık sitelerine de rastlayabilirsiniz. Genellikle, bu kaynaklar 1999’da FDA tarafından, kolloidal gümüş suyu kullanımını destekleyen hiçbir bilimsel kanıt bulunmadığını iddia eden  bildiri alıntılarını kullanır.

Bu tür bir bilgi, en bilgili doğal sağlık meraklılarının bile kafasını karıştırır, bu nedenle bu makalede bilinçli bir seçim yapmanıza yardımcı olacak kanıtlanmış bazı bilgileri paylaşmak istiyoruz.

Kolloidal Gümüş Suyu Nasıl Çalışır?

1996 yılında Richard Davies ve Silver Institute of Samuel Etris tarafından yazılan bir rapora göre, kolloidal gümüş suyunun vücudu iyileştirmeye yardımcı olabileceğine inanılan başlıca üç yolu var, bunlar:

Katalitik Oksidasyon

Gümüş, bakteri ve virüsleri çevreleyen sülfhidral (H) gruplarıyla kolayca reaksiyona giren oksijen moleküllerine doğal olarak tutunur. Buna karşılık, bu biyokimyasal enerjiyi besinlerden adenosin trifosfata (ATP) dönüştürmek için organizmaların hücrelerinde yer alan metabolik reaksiyonlar ve süreçler dizisi olarak tanımlanan hücresel solunum olarak bilinen yaşamı koruyucu hücresel süreci bloke etmeye yardımcı olur ve daha sonra toksinlerin vücuttan atılmasını sağlar. ”

Bakteriyel Hücre Membranları (Zarları) ile Reaksiyon

Gümüş iyonları doğrudan bakteri hücre zarlarına yapışabilir ve solunum engellem etkisini üretebilir.

DNA ile Bağlanma

Pseudomonas aeruginosa’da tam olarak bakteri DNA’sına girmek için% 12’ye kadar gümüş tespit edilmiştir. Tek bir kaynağa göre, “Gümüşün DNA’yı birbirine bağlayan hidrojen bağlarını yok etmeksizin DNA’ya nasıl bağlandığı tam olarak bilinmese de, DNA’nın çözülmesini engeller, hücresel çoğalmanın gerçekleşmesi için önemli bir yoldur.”

Kanıtlanmış En İyi 8 Kolloidal Gümüş Suyu Faydaları

Hücresel solunum üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olan kolloidal gümüş suyu, vücuda birçok açıdan fayda sağlar. Bununla birlikte, tıbbi literatür tarafından özellikle desteklenen sekiz kanıtlanmış iyileştirici özelliği vardır:

1. Antibakteriyel

Birincisi, kolloidal gümüş suyunun, antibiyotiğe dirençli süperbugları(antibiyotiğe direnç gösteren bakteri) kontrol etme yeteneği şaşırtıcıdır. 1980’lerde UCLA Tıp Okulu’nda çalışırken, Larry C. Ford, MD, az miktarda gümüşe maruz kaldığında birkaç dakika içinde imha edilen 650’den fazla hastalığa neden olan patojenleri belgeledi.

Kolloidal gümüş, modern reçeteli antibiyotik karşıtlığının aksine, öldürülen organizmalarda direnç veya bağışıklık yaratmaz. Bu nokta, özellikle son yıllarda ABD’de 2 milyondan fazla insanın antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlar sonucu hastalığa yakalandığını ve bu enfeksiyonlardan 23.000 kişinin öldüğünü bildiren Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) ışığında yeterince vurgulanmaz.

2. Yara Bakımı / Cilt Sağlığı

Robert O. Becker, MD, kolloidal gümüş suyunun ciltte ve diğer yumuşak dokularda iyileşmeye yaradığını söylüyor. Pharmacognosy Communications tarafından 2012 yılında hazırlanan bir araştırma makalesinde, yanıklar, pamukçuklar, periodontit ve diğer durumları tedavi etmek için topikal kullanımda belirli kolloidal gümüş suyu preparatlarının düşünülmesi özellikle tavsiye edilmiştir.

Örneğin, ringwormu-Tinea Capitis(Derinin üst katmanında dermatofitlerin neden olduğu bir tür enfeksiyon) evde kolloidal gümüş suyu ile tedavi edebilirsiniz, çünkü güçlü bir anti-fungaldir. Cildin üst tabakasında yaşayan bir mantarın neden olduğu, ringworm yuvarlak, pullu yamalar olarak ortaya çıkar. Bulaşıcı bir rahatsızlıktır.

Kolloidal gümüş suyu, sedef ve egzama gibi pek çok deri hastalığına iyi gelmektedir. Yanıklardan kaynaklanan doku hasarlarını kazımak ve hatta onarmak için rahatlatıcıdır.

Ayrıca, güçlü bir anti-fungal olduğu için saçkıranı kolloidal gümüş suyu ile tedavi edebilirsiniz.

3. Pembe Göz / Kulak Enfeksiyonları

Pembe göz, göz küresi ve göz kapağı astarını kaplayan iltihaplı bir mukozadır ve esas olarak bakteriyel veya viral bir enfeksiyondan kaynaklanır. Kolloidal gümüş suyu, bu tahriş edici ve oldukça bulaşıcı virüs ve bakterilere karşı derhal harekete geçer ve iyileşmeye kattı sağlar.

Enfekte olmuş göze uygulandığında, küçük gümüş kolloidler enfekte olmuş hücreleri elektromanyetik olarak çekerek ve yok edilmek üzere kan dolaşımına göndererek toplarlar.

Modern reçeteli antibiyotik ilaçlarımız spesifik bakterilere karşı çalışmak üzere tasarlanmıştır, ancak kulak enfeksiyonlarına birden fazla bakteri sınıfı neden olabilir, hatta mantar olabilir.

Bu durumda, reçeteli antibiyotik işe yaramazken, kolloidal gümüş suyu enfeksiyonunuza neden olan şeyden bağımsız olarak etki eder.

4. Antiviral- Virüslere Karşı Etkili

Kolloidal gümüş suyu yararları arasında HIV / AIDS, zatürre, uçuk, zona ve siğiller için bir anti-viral olması da vardır. Optimum Beslenme Enstitüsü’nden Dr. Martin Hum, kolloidal gümüş suyunun virüsleri hızlı bir şekilde durdurmanın doğal yollarından biri olarak listelemiştir.

Kolloidal gümüş suyu virüsü boğar ve hatta AIDS hastalarında HIV virüsünün aktivitesini azaltabilir. Ayrıca, kolloidal gümüşün hepatit C virüsüne karşı etkinliğinin çok sayıda anekdotsal hesabı vardır.

5. Anti-inflamatuar

Kolloidal gümüş suyu aynı zamanda harika bir anti-inflamatuar ilaçtır. Vaka noktası: Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) araştırmacıları kolloidal gümüş suyu ile tedavi edildikten sonra inflamasyonun etkilerini incelediler; Gümüş ile tedavi edilen domuzların iltihaplı cildinin 72 saat sonra ciltlerinin tamamen iyileştiği gözlemlenmiştir.

Araştırma, birçok insanın yıllardır anekdot olarak tanıdığı şeyi yansıtmaya başlıyor – bu kolloidal gümüş şişliği azaltabilir, iyileşmeyi ve hücre iyileşmesini hızlandırabilir!

6. Sinüzit

Sinüs enfeksiyonlarını kontrol etmek için yaygın olarak kullanılan kolloidal gümüş suyu, geçen yıl Uluslararası Allerji ve Rinoloji Forumu’nda yayınlanan bir araştırmaya göre, insanlara burun spreyi olarak faydalı olabilir.

Özellikle Staph aureus’u öldürmek için bir kaba damlattığınız birkaç damla gümüş suyunu doğrudan burnunuza çekerek ve başınızı geriye doğru eğerek geniz ve burnunuzu temizleyebilirsiniz.

Ayrıca, son zamanlardaki araştırmalar da, patojenlerin neden olduğu gizli enfeksiyonların, yaygın alerjiler ve astım ile ilişkili solunum yolu inflamasyonu nedeni olabileceğini gösterdiğini belirtmek önemlidir. Kolloidal gümüş suyu Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonlarını yok eder, bu da havadaki toza alerjisi olan hastaların genellikle kolloidal gümüş suyu ile rahatlamasını sağlar.

7. Soğuk Algınlığı / Grip

Bazıları, kolloidal gümüşün domuz gribi de dahil olmak üzere tüm grip türlerini ve aynı zamanda soğuk algınlığını önlemeye yardımcı olduğunu iddia etmektedir.

Bunu klinik olarak test etmek için çok az çalışma yapılmıştır, ancak 2011 yılında NIH, soğuk algınlığı ve burun tıkanıklığından muzdarip 12 yaşından küçük 100 çocuğu aldı ve bunları iki gruba ayırdı; Birinci gruba kolloidal gümüş suyu ve beta glukan çözeltisi ve ikinci gruba ise tuzlu su çözeltisi uygulandı. Her iki grup da tedaviden olumlu sonuçlar alsa da, kolloidal gümüş grubundaki insanların% 90’ı tamamen iyileşti!

8. Zatürre (Pnömoni)

Bronşit ya da zatürre ile savaşmak söz konusu olduğunda, modern ilaçlar tedavi de sınırlı kalmıştır. Tipik olarak, antibiyotikler ilk savunma hattı olarak uygulanır, ancak zatürre viral olduğunda, antibiyotikler yardım etmez. Kolloidal gümüşün güzel tarafı, patojenden bağımsız olarak yardımcı olmasıdır.

Kolloidal gümüş suyu, ağızdan alındığında bronşit ve zatürreye karşı savaşmaya yardımcı olması bakımından dikkat çekici bir üründür, ancak bunu kullanmak için daha etkili bir yol var mıdır? Çok basit sadece ciğerlerine çek !

Bu şekilde gümüş, akciğerlerde bulunan ve bronşit veya zatürreye neden olan mikroplarla doğrudan temas eder. Temel olarak solunum desteği kullanmakla aynı şeydir ve birkaç gün içinde temizler.

Şimdi, kolloidal gümüş suyu akciğerlere alınması için en etkili yöntem bir nebülizatör kullanmaktır. Genellikle, bir çay kaşığı yaklaşık 10 ila 15 dakika boyunca günde üç kez kullanılır.

Kolloidal Gümüş Suyu Nedir?

Buzdolabının icadından önce, gümüş sikkenin  koruyucu olarak, süt kabına atılması yaygın bir uygulamaydı. Çünkü gümüşün alg, bakteri ve diğer istenmeyen organizmaların büyümesini engellediği bilinmektedir.

Antik zamanlara dayanan gümüş, hastalıkların yayılmasını durdurmak için de popüler bir yoldu. Doğal antibiyotik olarak kullanımı, modern antibiyotiklerin geldiği 1940’lara kadar devam etti.

Bugün açıkçası, insanların gümüş paralarını suya atmaları gerekmiyor. Tek yapmanız gereken, mağazada satın aldığınız bir şişeden dikkatlice birkaç damla almaktır;

“Nanometre boyutlu gümüş parçacıkları içeren bir su çözeltisi. Toplam gümüş içeriği, milyonda parça (ppm) ile sayısal olarak aynı olan litre başına litre mili (mg / L) olarak ifade edilir. Toplam gümüş içeriği iki gümüş formuna ayrılır: iyonik gümüş ve gümüş parçacıklar.

Temel olarak “kolloidal gümüş” olarak pazarlanan üç tip ürün vardır ve bunlar şu şekilde kategorize edilebilir:

İyonik Gümüş Çözeltisi

Gümüş Protein

Gerçek Kolloidal Gümüş Suyu

1.İyonik Gümüş Çözeltisi

İyonik gümüş çözeltileri, gümüş içeriği esas olarak gümüş iyonları olan ürünlerdir. İyonik gümüş genellikle kolloidal gümüş suyu olarak pazarlanmakla birlikte, gerçek kolloidal gümüş suyu değildir. Üretilmesi en ucuz olanı olduğu için, bu kategorideki en popüler ürün iyonik gümüştür. Sorun? Sadece gerçek kolloidal gümüşün yapabileceği aynı faydaları üretmez.

2.Gümüş Protein

Büyük gümüş parçacıklarının tutunması için, gümüş protein bazlı ürünlere jelatin ekleniyor. Gümüş protein, piyasadaki en popüler kolloidal gümüş ürünüdür ve gümüş protein tozuna su ekleyerek kolaylıkla yapılabilir. Aynı zamanda sık sık kolloidal gümüş suyu olarak pazarlanır ve etiketlenir, ancak gerçek kolloidal gümüş suyu ile karıştırılmamalıdır. Gümüş protein, insan kullanımı için daha az etkilidir ve gerçek kolloidal gümüş faydalarını deneyimlemezsiniz.

3.Gerçek Kolloidal Gümüş Suyu

Son olarak, gerçek gümüş kolloidler, gümüş içeriğin büyük çoğunluğu nanometre boyutlu gümüş parçacıklarından oluştuğu için herhangi bir protein veya başka katkı maddesi içermez.

Kolloidal Gümüş Suyu Yan Etkileri

Ulusal Özgür ve Bütünleştirici Sağlık Merkezi, kolloidal gümüş suyu bazlı ilaçların zayıf emilimine yol açabileceğini bildirse de, kolloidal gümüş kullanımının yan etkilerinin olduğunu gösteren sınırlı sayıda araştırma vardır.

Bununla birlikte, argyria (mavi cilt sendromu) denen geri dönüşü olmayan bir duruma neden olan birçok uyarıya rastlayabilirsiniz. Bununla birlikte, bu, gerçek kolloidal gümüşün yanlış kullanılması değil, iyonik gümüş veya gümüş proteini gibi kolloidal gümüş olarak pazarlanan diğer daha ucuz ürünlerden kaynaklanır.

Kolloidal gümüş suyu, bu hastalığa sebep olmaz. Medyada yer bulan Paul Karason adlı adamın yakalandığı argyria hastalığı kendi yaptığını sandığı gümüş suyunu kullanması sonucunda olmuştur.

Dikkate alınması gereken bir nokta, kolloidal gümüşün güçlü bir antibakteriyel ajan olduğu için, uygun bir mikroflora dengesini sağladığınızdan emin olmak için kullanım sırasında probiyotiklerle desteklediğinizden emin olmalısınız.

Kolloidal Gümüş Suyu Dozaj ve Kullanımı

Kolloidal gümüş suyunun her bir durum için farklı şekilde uygulanması gerekir. Kolloidal gümüş faydalarını deneyimlemek için, aşağıdaki gibi alınabilir, her zaman üst üste 14 günden fazla kullanılmaması gerektiğini aklınızda bulundurun.

Deriye doğrudan uygulanan 2-5 damla

Bağışıklık desteği için ağızdan alınan 1 damla

Pembe göz için 1-2 göz içine

1-2 damla herhangi bir yaranın iyileşmesine yardımcı olabilir.

Düzgün hazırlanırsa, bir kas, kanserli bir tümöre veya kan dolaşımına enjekte edilebilir.

Neti pota 5 damla ilave edilir veya direkt olarak burun içine çekilir.

Vajinal veya analitik olarak 5-10 damla uygulanabilir.

Resveratrol Nedir ve Faydaları Nelerdir?

Resveratrol Nedir ve Ne İşe Yarar? Kırmızı üzümün kabuğu ve çekirdeğinde bulunan resveratrol kırmızı üzümün antioksidan etkisini sağlayan bir maddedir. Bitkiler, resveratrolü doğal koşullar tarafından stres altına alındıkları zaman üretirler.

Resveratrol ilk kez geleneksel Japon tıbbında uzun sürelerce kullanılmış polyganum cuspidatum köklerinden izole edilmiştir. 1992’de resveratrol’ün şarapta bulunan biyolojik aktif bir bileşik olduğu tespit edilmiştir.

Antioksidan polifenol olan resveratrol maddesi en çok siyah üzümün kabuğunda bulunur. Siyah üzümün  aşırı soğuk ve sıcağa, mantar enfeksiyonlarına ya da kanser yapıcı diğer faktörlere karşı ürettiği bir maddedir. Güneşle, soğukla, virüs ve mantarlarla mücadele ederek büyüyen üzümlerin kabuk, yaprak ve gövdelerinde daha yüksek oranda resveratrol bulunur.

Resveratrol Faydaları

• Wisconsin Üniversitesince yapılan araştırmada resveratrolle beslenen farelerin yaşlanmayla ilgili genetik aktivitelerinde değişim yaşandığı tespit edilmiştir. Araştırmacılar resveratrol’ün kalp fonksiyonlarında yavaşlamayı büyük oranda durdurduğunu ifade etmişlerdir.

• Harvard Tıp Fakültesi ve Amerikan Ulusal Yaşlanma Enstitüsü tarafından yapılan çalışmada, obezleştirilen denek farelerine resveratrol içeren kırmızı şarap özütü verildiğinde organlarının kendini yenilediği, glüko ve kalori yakımının düştüğü, ölüm oranının %31 azaldığı ve yaşam sürelerinin uzadığı görülmüştür.

• Fareler, obeziteye karşın beklenenden daha fazla yaşarken, şarap özütü verilmeyen fareler ise beklenen sürede ölmüştür. Kırmızı şarap özütü alan farelerin organlarında obezliğe bağlı komplikasyonların düzelmesi ve resveratrolle beslenmiş yaşlı ve şişman farelerin genç ve sağlıklı fareler gibi aktif ve canlı olmaları ise araştırmacılar tarafından şaşırtıcı olarak değerlendirilmiştir.

• Diğer araştırmalar resveratrolün maya ve balıkların ömrünü %60, sineklerin ömrünü ise %30 artırdığını göstermiştir.

• Araştırmacılar ayrıca, resveratrolün uzun yaşamla ilişkilendirilen SIRT1 genini canlandırdığını düşünüyorlar. Resveratrolün, hücrelerin enerji santralleri olan mitokondriyadaki aktiviteyi artırarak, hücrenin yenilenmesini tetiklediğini belirtiyorlar.

Kardiyovasküler

Kalp, beyin ve kaslar üzerinde denenen resveratrol en iyi sonucu kalpte vermiştir. Bir çok çalışma, resveratrol’ün koroner kalp yetmezliği riskini azaltabileceğine işaret etmektedir. Araştırmalar, resveratrol’ün antioksidan özellikler taşıdığını göstermiştir ve yüksek oranda hidrofilik ve lipofilik özellikleri yüzünden, C ve E vitaminleri gibi iyi bilinen antioksidanlardan daha etkili koruma sağlayabileceği ifade ediliyor. Resveratrol üzerindeki çalışmalarda görülen azalan trombosit kümeleşmesi, damar sertliğine karşı korunma sağlayabilir.

Wisconsin Üniversitesi’nden Prof. John Folts günde bir bardak üzüm suyu içilmesinin tromboz ve beyin enfarktüsü riskini azaltacağını belirtmektedir. Prof. John Folts’a göre siyah üzüm suyu, damar tıkanıklığını %75 oranında yavaşlatıcı etkiye sahiptir.

Antienflamatuar

Enflamatuar süreci, artrit, kalp hastalıkları ve kanser gibi bir çok kronik hastalığın doğasında mevcuttur. Resveratrol, prostaglantin üretimi ve siklooksijenaz-2 aktivitesini COX-1 baskılamak suretiyle, enflamasyonu düşürücü etki göstermektedir.

Resveratrol’ün  enflamatuar karşıtı etkileri, ilk kez 1997’de, ana faaliyeti COX-1 baskılama aktivitesine dayalı bir hayvan modeli üzerindeki çalışmadan sonra tespit edilmiştir.

Daha sonra, New York’daki Cornell Tıp Okulu’ndaki  araştırmacıların  önderliğinde, resveratrol’ün COX-2 üzerindeki durdurucu etkileri ortaya çıkarıldı. Bu çalışmada, araştırmacılar, insan meme ve oral epitel hücrelerini, COX-2 ekspresyonuna neden olan ve prostaglandin E2 üreten forbol esterlere maruz bıraktılar. Saf resveratol ilavesi, COX-2 mRNA ve protein’in çoğalmasını tersine çevirerek, bunların etkilerini durdurdu. Ek olarak gen ekspresyonunu değiştirerek, resveratrol’un COX-2 aktivitesini direkt olarak baskıladığını buldular.

Araştırmalar resveratrol’ün eklem iltihabına karşı yararlı olabileceğini göstermektedir. Glasgow Üniversitesinde yapılan araştırmaya göre resveratrol, iltihaplanmaya karşı önemli rol oynayan iki protein üzerinde de etkili olmaktadır. 20 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada; 6 hafta boyunca günde 40 mg resveratrol alımının, kan damarlarındaki iltihaplanmayı arttırıcı etkisi olan birçok maddeyi yok ettiğini göstermiştir.

Parkinson ve Alzheimer

Avrupa Farmakoloji dergisi Aralık 2008 sayısında yayınlanan bir çalışmaya göre, resveratrol, önemli enflamatuar karşıtı aktivitelere sahiptir ve hayvan modelleri üzerinde, Parkinson Hastalığı ile ilgili nöroprotektif etkiler gösterir.

Beyin Araştırmaları Dergisi’nde Nisan 2010’da yayınlanan hayvanlar üzerindeki bir çalışmaya göre, resveratrol, sinir hücrelerindeki serbest radikaller aracılığı ile oluşan hasarları önleyebileceğinden, Parkinson Hastalığı ile ilişkili histopatolojik değişiklikleri de önleyecektir.

Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar resveratrol’ün sinirleri koruyucu ve beyin fonksiyonları üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. İnsanlar üzerinde yapılan bir çalışmada, resveratrol alımından kısa bir süre  (45 – 90 dakika) sonra yapılan incelemede beyin damarlarındaki kan akımının hızlandığı tespit edilmiştir.

New York Bilimler Akademisi Yıllığı, Mayıs 2003 çalışması, resveratrol’ün, uyarıldığında, nöronlar üzerinde koruyucu etkiye sahip bir enzim olan heme oksijenazın aktivitesini çoğaltabileceğini rapor etmiştir.

Resveratrol ve Kanser

Araştırmacılar resveratrol molekülünün, normal hücreyi kanserli hücreden ayıran nadir maddelerden biri olduğunu ifade ediyorlar.

Resveratrol, serbest radikallere karşı mücadele eden sistemleri harekete geçirerek vücudu korur. Kanser hücrelerinin çoğalmasını tetikleyen metabolik olayları engeller. Resveratrol bazı genlerin farklılaşarak tehlikeli hale gelmesine yol açan aryl hydrokarbon resptörünün antagonistidir.

Resveratrol’ün, göğüs, prostat, mide, kolon, pankreas ve tiroid de dahil olmak üzere, insan kanser hücre dizilerindeki proliferasyonu inhibe ettiği görülmüştür. Resveratrol, sağlıklı hücrelere karşı toksik olmamasına rağmen, özellikle kanser hücrelerini hedef alıp öldürme yeteneğine sahip olduğundan, kanserli hücrelerin yayılmalarına engel olur. Resveratrol, karkinogenez sürecinde, 3 safhada etkili olarak çalışır: başlangıç-ilerleme, anjiyogenez ve metastas’ın son adımlarının  baskılanması. Resveratrolun kanser karşıtı özellikleri, geniş çeşitteki insan tümör hücrelerindeki proliferasyonu, in vitro, baskılama yeteneği ile desteklenmiştir.

Blood’ adlı derginin Mart 2007 sayısındaki bir makalede, araştırmacılar, insan multiple myeloma  hücre dizininde, resveratrolün programlanmış hücre ölümünü teşvik ettiğini ifade etmişlerdir.

Bir çalışma, sadece 4 günlük resveratrol tedavisi ile prostat kanser hücrelerindeki PSA (prostat spesifik antijen) düzeylerinin %80 oranında düştüğünü göstermiştir. Ek olarak, resveratrolun çoklu prostat kanseri etkileri mevcuttur: hormon-pozitif ve negatif kanserlerin büyümesini durdurur; çoklu mekanizmalar ile birlikte çalışarak kanser hücrelerinin bölünmelerini önler; kanserin erken ve geç dönemlerinde etkilidir; DNA’yı hasarlardan korur, metastası inhibe edebilir. Virginia Bioinformatik Enstitüsü araştıma grubuna göre, resveratrol prostat kanser hücrelerinin büyümesini durdurabilir ve onları öldürebilir de. ‘PloS One’ Aralık 2010’da yayınlanan çalışmaya göre, FOXO adındaki belirli bir protein, resveratrolun kanserli hücreleri öldürerek prostat kanserinin sürecini durdurmadaki biyolojik etkisine, yakından bağlıydı.

NewYork Tıp Okulu’nda in vitro uygulanan ve de ‘Carcinogenesis’ Ocak 2011’de yayınlanan bir başka çalışmaya göre,  resveratrolun  trisetil-resveratrol ve trimetoksi-resveratrol olmak üzere iki ilişkili bileşiği yine etkin olarak prostat kanserini her düzeyinde baskılayabiliyordu.

Araştırmalar, resveratrolun sadece kanseri önlemediği, ayrıca kanser için ilave bir terapi sunduğunu göstermiştir. Çünkü resveratrol, kanserin belirli düzeylerini yavaşlattığını hatta durdurduğunu göstermiştir. Resveratrol, bir çok değişik yolla kanseri durdurur: ostrojen ve androjen alımını bloke edebilir (kanser hücreleri ostrojen reseptörü, pozitif ya da negatif olabilir); gen ekspresyonunu değiştirebilir; deasetilasyon yoluyla kanser hücrelerinin ölümüne yol açabilir. Avusturya’da, ayrıntılı çalışmalar, resveratrolun kanser hücrelerinin metastas kabiliyetini %30-71 oranında bloke ettiğini göstermiştir.

Virginia Üniversitesi’ndeki biyokimyacılar, resveratrol ve NF-kB aktivasyonu ilişkisini araştırdılar. NF-kappa B ya da NF-kB proteininin aktivasyonu akciğer kanseri de dahil, birçok insan kanser tiplerinin gelişmesine katkı sağlıyordu. Resveratrol, NF-kB etkinliğini bozuyor, hücre ölümü sinyalizasyonunu ya da apoptosisi destekliyordu.

In vivo deneylerde resveratrolun, tümör hücre apoptosuna neden olarak göğüs kanser hücrelerini de öldürebileceği, ‘Molecular Nutrition & Food Research‘ Mayıs 2005 sayında yayınlandı.

Kanser kök hücresi büyümesinin resveratrol tarafından önemli ölçüde baskılandığı, ‘Breast Cancer Research and Treatment’ Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ohio Lerner Araştırma Enstitüsü Profesörü Charis Eng, resveratrolün, kanser tedavisinde kullanılan rapamisin adlı ilaca direnç gösteren kanserli hücrelerle mücadele ettiğini açıklamıştır.

Michigan John D. Dingell VA Medical Center’daki araştırmacılar, 2009 yılında, kolon hücre kültürleri; resveratrol ve zerdeçalda bulunan kurkumin kombinasyonu ile tedavi edildiklerinde, sadece resveratrol tedavisinden daha ciddi bir etkinlik sağladığını tespit etmişlerdir.

Resveratrol’ün lösemi hastalarında etkili olduğuna ilişkin bir çalışma 33. Ulusal Hematoloji Kongresinde ikincilik ödülü almış ve Nature adlı dergide bu maddenin kanser hücrelerine karşı etkili olduğu belirtilmiştir. Ayrıca KML türü kanserli hastalarda çok etkin olan Glivec ilacına direnci olanlarda bile resveratrol’ün etkili olduğu tespit edilmiştir. Bazı bilim adamları, kemoterapiden sonra değerlerinde düşme olan trombosit ve lökositlerin toparlanmasında resveratrol’ün etkili olduğunu gösteren çalışmalar ortaya koymuşlardır.

Michigan Üniversitesi Comprehensive Cancer Center doktorları, resveratrolün moleküler özellikleri ve ameliyatla alınabilen kolorektal kanserlerin erken dönemlerinde hastalık seyri üzerinde çalışmaktadırlar.

Reserveratrol, California’da prostat kanserinde, İngiltere’de bağırsak kanseri ve akciğer hastalıklarında, Kanada’da herpes tedavisinde test ediliyor. Resveratrol’ün anti-aging etkilerini araştıran ekibin başkanı, Harvard Tıp Okulu’ndan David Sinclair, ‘İlacın, üzerinde denendiği her hastalıkta olumlu etkilere sahip olması tesadüf değil’ şeklinde açıklama yapmıştır.

Resveratrol Nerede Bulunur?

Kırmızı üzümün kabuğu, ahududu, dut, erik, yerfıstığı, yabanmersini, kızılcık ve kiraz resveratrol içeren besinlerdir.

Resveratrol Günlük Doz

Resveratrol’ün günlük dozu için belirlenen bir miktar yoktur. Genelikle 100 ila 500 mg dozlar halinde satılmaktadır.

New York Langone Tıp Merkezi tarafından hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlar resveratrol’ün 500mg’lık günlük dozunun güvenli ve etkili olabileceğini göstermektedir. Ayrıca çok sayıda sahte ya da yetersiz içeriğe sahip ürün olduğu için güvenilir firmaların sertifikalı organik ürünleri tercih edilmelidir.

Sinerjik Etki

Bir başka güçlü bitkisel gıda kompleksi olan I3C (brokoliden alınmış olan indol-3-carbinol) resveratrol ile mükemmel bir sinerjik ortaklığa girer. İkisinin de, kanserle ilişkili genler ve büyümeyi destekleyici hormonları bloke etmeleri üzerindeki  etkileri saptanmıştır. Toksisite olmadan bu etkilerini ortaya koyma yetenekleri, onları prostat kanserinde ve genel anlamda kanseri önlemesi yüzünden, son derece desteklenen bir kombinasyon yapmaktadır.

Resveratrol; quercetin, kurkumin, I3C, cordycep’lerin ham ve fermente edilmiş miselyumları ve modifiye sitrus pektin vb. gibi esansiyel sinerjistler, ko-faktörler ve taşıyıcılar ile birleştiğinde bu kombinasyonun, belki de bugün ulaşılması mümkün olan en iyi kanser önleyici yaklaşım olabileceği araştırmacılar tarafından belirtiliyor.

Resveratrol kapsül olarak alındığında, ilk önce büyük çoğunluğu karaciğere taşınacağı hepatoportal arter yoluyla ince bağırsak tarafından emilecektir. Resveratrol karaciğere ulaştığında, quercetin gibi özel bileşikler tarafından korunmuyorsa, karaciğer tarafından ayrıştırılır. Bu yüzden en iyi emilim için quercetin de mevcut olmalıdır.

Resveratrol, hava ve ışık tarafından aşınmaya karşı çok duyarlıdır. Koyu bir şişede organik alkol içerisinde saklandığında, hava ve ışıktan büyük ölçüde korunur. Kuru toz olarak kapsüle edildiğinde, yoğun havadan korumak için sıkıca paketlenmelidir. Yine, koyu renkte; mor şişelere konur ise, içeriğe zarar verebilen 450-720 nanometre ışıktan %100 koruma sağlar.

Resveratrol Yan Etkileri Var mı?

Kan inceltici ya da diğer reçeteli ilaçlar kullanıyorsanız resveratrol alımından önce doktorunuza danışın. (Sitokrom p450 enzim sistemini etkilediği için sözkonusu enzim sistemiyle metabolize olan sentetik ilaçların seviyelerini artırabilir)

---------
Yukarıda yeralan metin haber ve bilgi amaçlı hazırlanmış olup, hekimin uygulayacağı teşhis ve tedavisinin yerine geçmez. Herhangi bir tedavi sürecine başlamadan önce mutlaka sağlık uzmanının görüş ve onayı alınmalıdır.

Kalsiyum, canlılar için çok önemli kimyasal bir elementtir; insan vücudunda en bol bulunan mineraldir ve sağlık için hayati işlevleri vardır. Kemiklerin ve dişlerin güçlenmesine yardımcı olur, kalp atışı dahil kas kasılmalarını düzenler, kanın pıhtılaşmasını sağlar, sinir uyarılarını iletir. D vitaminiyle birlikte alındığında kemik sağlığının yanında kanser, diyabet, yüksek tansiyona karşı koruma sağlar. Kalsiyum eksikliği çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde osteoporoza neden olabilir. Vücut ihtiyaç duyduğu kalsiyumu ya kalsiyum içeren gıdalar veya takviyelerden, ya da vücuttaki kalsiyum depoları olan kemiklerden çekerek alır. Kalsiyumdan zengin gıdalar arasında süt, yoğurt, peynir, balık, fasulye, mercimek, nohut, fındık, soya ürünleri, bamya, lahana, brokoli ve ıspanak gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler bulunur. Düzenli egzersizle birlikte yeterli kalsiyum tüketmek kemik yoğunluğu ve dayanıklılığı açısından önemlidir.

 

Kemiklerin ve dişlerin oluşumunda hayati öneme sahip bir mineraldir. Yaklaşık %99’u, yapılarını desteklediği kemiklerde ve dişlerde depolanır. Geri kalan %1 kan, kas ve diğer dokularda bulunur. Vücudun kemiklerin korunması, kasların kasılması, damarların genişlemesi, hormonların ve enzimlerin salgılanması için kalsiyuma ihtiyacı vardır. D vitamini vücudun kalsiyumu emmesine yardımcı olur. Vücut yiyeceklerden yeterince kalsiyumu alamazsa, kemiklerden kullanır; biriktirdiğinden fazla çekerse, kemik yoğunluğu azalır, kemik erimesi riski artar. Birçok gıdada doğal olarak bulunur ve takviyeleri mevcuttur.

Kalsiyum ne işe yarar?

Vücut güçlü kemiklerin ve dişlerin oluşturulması-korunması, kalbin çalışması, kasların hareketi ve sinirlerin beyin ile her vücut parçası arasında mesaj taşıması için kalsiyuma ihtiyaç duyar. Aynı zamanda, kan akışına yardımcı olur ve birçok fonksiyonu etkileyen hormonları ve enzimleri serbest bırakmaya yardımcı olur. Kanın pıhtılaşması, kalp ritminin düzenlenmesi gibi vücudun ihtiyaç duyduğu fonksiyonlara destek sağlar.

Kalsiyumun faydaları

Kemikleri korur

Kemiğin gelişimi, büyümesi ve bakımı için gereklidir. 20-25 yaşlarına kadar kemikleri güçlendirmeye devam eder; kemik yoğunluğunun azaldığı ilerleyen yaşlarda da kemik kaybını yavaşlatmaya yardımcıdır. Östrojendeki düşüş nedeniyle kemik kütlesini kaybeden menopozdaki kadınlara önerilen günde 1000 mg kalsiyum takviyesi kemik kaybını azaltabilmektedir.

Kolon kanseri riskini azaltır

Araştırmalar yeterli kalsiyumun kolon kanseri riskini azaltabileceğini göstermektedir ancak kanserin gelişimin nasıl önlediği konusunda henüz yeterli araştırma yoktur.

Yeterli miktarda kalsiyum almak insan sağlığı için çok önemlidir

Kalp-damar sağlığını korur

Çalışmalar kalsiyumun hipertansiyon, kalp hastalığı ve felç riskini azaltabileceğini göstermektedir. Özellikle yağsız veya az yağlı süt ürünlerinden, sebze-meyveden zengin beslenme kan basıncını düşürmeye yardımcıdır.

Gebelik zehirlenmesini önler

Preeklampsi (gebelik zehirlenmesi), gebelik sırasında ortaya çıkabilen yüksek tansiyon, ödem, idrarda fazla protein atılımı gibi belirtilerle kendini gösteren ciddi bir durumdur. Hamilelikte günde 1000 mg kalsiyum takviyesi preeklampsi riskini azaltabilir.

Zayıflamaya yardımcıdır

Araştırmalar yeterli kalsiyumun vücut ağırlığını ve kilo alımını azaltmaya yardımcı olduğunu göstermiştir. Düşük kalsiyumun yüksek vücut kitle indeksi ve yüksek yağ yüzdesiyle ilişkili olduğu bulunmuştur.

Metabolizmayı destekler

Çalışmalar kalsiyumun özellikle D vitaminiyle alındığında iltihap dahil metabolik belirteçlerin çoğunu iyileştirebileceğini göstermektedir. Polikistik over sendromlu kadınlarda insülin ve trigliserit seviyelerinde düzelme sağlamıştır.

Kas aktivitesini düzenler

Sinirler kasları uyardığında salınan kalsiyum, proteinlerin kasılma işini yapmasına yardımcı olur. Kan damarlarını çevreleyen düz kasları etkiler ve gevşemesini sağlar.

Kanı pıhtılaştırır

Pıhtılaşma işlemi birkaç adımda gerçekleşen karmaşık bir süreçtir, çok sayıda kimyasal madde söz konusudur. Kalsiyum bu adımların bir kısmında kilit rol oynar.

Kemik sağlığı korur ve osteoporozu önler

Kemikler ömür boyunca parçalanma ve yeniden yapılanma sürecinde oluşturulmaktadır. Osteoblast adı verilen hücreler kemik oluştururken, osteoklast denilen hücreler kalsiyum gerektiğinde kemiği parçalamaktadır. Sağlıklı bireylerde 30 yaşına kadar kemik üretimi yıkımından fazladır, yaşlandıkça yıkım üretimi aşmaya başlar.

Kemik sağlığı için mutlaka bol kalsiyum tüketmek gerekir

Osteoporoz kemik oluşumuyla yıkımı arasındaki dengesizliğin neden olduğu kemik zayıflamasıdır. Özellikle menopozdaki 50 yaş üzeri kadınlarda sık rastlanır.

Kemik kaybı genetik koşullar, fiziksel hareketsizlik, düşük hormon seviyeleri gibi faktörlerin sonucudur. Kemikleri yaşam boyunca sağlıklı tutmak için yeterli kalsiyum ve D vitamini almanın yanı sıra düzenli fiziksel aktivite ve kas güçlendirme egzersizleri içeren aktif bir yaşam tarzına sahip olmak önemlidir. Yeterli miktarda K vitaminive A vitamini tüketmek, kafeini sınırlamak, yeterince protein almak kemik kaybını önleyebilecek diğer faktörlerdir.

Kalsiyum hangi besinlerde bulunur?

Yumurta: Vitamin ve minerallerin yanı sıra içerdiği kalsiyumla kemik yoğunluğunu korumaya katkıda bulunur. Günlük 1 adet haşlanmış taze yumurta 50 mg kalsiyum sağlar. Yumurtanın kabukları da kalsiyumdan zengindir, toz halinde öğütülerek yiyecek ve içeceklere eklenebilir.

Yoğurt-süt-peynir: Süt ürünleri kolayca emilebilir kalsiyum içeren yüksek konsantrasyona sahiptirler. İyi bir protein kaynağıdırlar, D ve A vitaminleriyle takviye edilirler, probiyotik açıdan güçlüdürler.

Ispanak: Kalsiyum bakımından en zengin sebzelerden biridir ancak az bir bölümü vücut tarafından emilebilir. Her 100 gr taze ıspanak 210 mg kalsiyum içerir ancak pişirildikten sonra bu miktar azalır. Ispanaktan maksimum yarar sağlamak için salatalara çiğ olarak ekleyebilirsiniz.

Balık: Sardalya, somon, ringa, morina, tonbalığı ve kılçığıyla tüketilebilen küçük balıklardan hamsi zengin kalsiyum kaynaklarıdır. Kemik yoğunluğunu korumaya, tendonların erken bozulmasını önler; iltihaplanma ve erken yaşlanmayla savaşan, kalsiyumun emiliminde rol oynayan omega-3 yağ asitleri içerirler.

Soğan: Kalsiyumdan zengin olan soğan kemik yoğunluğunu artırarak osteoporoz riskini, menopoz başlangıcındaki olumsuz etkileri azaltmaya yardımcı olur. İçeriğindeki sülfür bağ dokuları güçlendirir.

Nohut: Bol miktarda kalsiyum, protein, çinkomagnezyum, selenyum, demir içeren baklagillerden biridir. Her 100 gr nohut 105 mg kalsiyum sağlar. Kemikleri güçlendirir, iltihaplanmayı önler, kolesterolü düzenler, kalbi korur, meme kanserine karşı koruyucudur. Çocuk ve yetişkinlerde kemik hastalıklarına yakalanma riskini azaltır.

Diğer kalsiyum kaynakları:

Lahanabrokoli, salatalık, karahindiba, kereviz, roka gibi lifli koyu yeşil sebzeler

Çoğu tahıl (ekmekler, makarnalar) kalsiyumdan zengin olmasa da sık tüketildiklerinden vücuda önemli miktarda kalsiyum sağlar.

Bazı kahvaltı gevreklerine, meyve sularına, soya ve pirince kalsiyum eklenir.

Fıstık, susam, badem, fındık, keten tohumu

Fasulye, soya, mercimek gibi baklagiller

İncir, kuru kayısı

Günlük kalsiyum ihtiyacı nedir?

İhtiyacınız olan günlük miktar yaşınıza ve cinsiyetinize bağlıdır; önerilen miktarlar ve üst sınırlar şöyledir:

Yenidoğan: 200-1000mg

7-12 ay bebekler: 260-1500 mg

1-8 yaş çocuklar: 1000-2500 mg

9-18 yaş ergenler: 1300-3000 mg

19-50 yaş yetişkinler: 1000-2500 mg

51 yaş üstü erkekler: 1000-2000 mg

51 yaş üstü kadınlar: 1200-2000 mg

Hamile-emziren kadınlar: 1000-2500 mg

Kalsiyum eksikliği neden olur?

Günlük beslenmeden yeterli kalsiyumu alamadığımızda, vücut ihtiyacı olan miktarı kemiklerden ödünç alır; takviye edilmezse kemiklerimiz zamanla yoğunluğunu, gücünü kaybeder, zayıf ve kırılgan hale gelir. Bunun sonucunda ortopedik sorunlar ve kalsiyum eksikliği (hipokalsemi) gelişebilir. Tükettiğimizin tamamı emilmez; ancak birtakım faktörler kalsiyumun kaybını artırabilir.

Aşırı kafein-alkol

Bulimia, anoreksi gibi yeme bozuklukları

Civa maruziyeti

Magnezyumun aşırı tüketimi

Kemoterapi

Paratiroid hormonu eksikliği

Menopoz

ÇölyakCrohn, inflamatuar barsak hastalığı, pankreatit, böbrek yetmezliği

D vitamini, fosfat eksikliği

Osteoporoz, osteopeni

Kalsiyum eksikliği belirtileri

Parmaklarda uyuşma, karıncalanma

Havale

Anormal kalp ritimleri

Halsizlik

Kas krampları

Saç dökülmesi

Kalsiyum eksikliği ne tür sorunlara yol açar?

Kısa vadede belirgin sorunlar yaşanmaz; vücut kandaki seviyesini kemikten alarak dengeler. Uzun süreli eksiklik stresanksiyete, diş-cilt-tırnak problemleri, osteopeni ve kemik kırığı risklerinde artışa neden olur.

Kalsiyum eksikliğine ne iyi gelir?

Kalsiyumun eksikliğinde çoğunlukla takviye kullanılması önerilir. Takviyeler, emilimi artırmak ve yan etkileri azaltmak için gıdalarla birlikte alınmalıdır. Tüm takviye çeşitleri küçük dozlarda alındığında daha iyi emilir. Her bir doz 600 mg’ı geçmemelidir. Gün boyunca aralıklarla 2 veya 3 doz alınabilir. Hastanın ihtiyaçlarına, tıbbi durumuna ve kullandığı ilaçlara bağlı olarak belirlenmelidir.

Kalsiyum ilaçları, hapları ve takviyeleri

Bu faydalı element kemiklerin bakımı için gerekli bileşenlerden bir tanesidir. Hepsi vücuttaki eksikliği tamamlamaya yönelik geliştirilmişse de piyasada çeşitli kombinasyon ve preparatlarda takviyeler mevcuttur. Miktarı ürüne göre değişmekle birlikte birçok multivitamin-mineral takviyesinde kalsiyum bulunur.

Kalsiyum içeren besinleri mutlaka beslenmenize dahil edin

Çoğu takviyeye D vitamini eklenir, çünkü vücuttaki proteinlerin sentezini teşvik ederek kalsiyumun emilimini arttırır. Takviyeler tablet, kapsül, çiğneme, sıvı ve toz formlarında mevcuttur. Takviye seçerken türünü, miktarını ve aldığınız diğer ilaçlarla etkileşime girip giremeyeceklerini dikkate almak önemlidir.

Kimler kalsiyum takviyesi almalı? 

Menopoz dönemindeki kadınlar

Adet dönemleri duran doğurma çağındaki kadınlar (amenore hastaları)

Veganlar (hayvansal ürün tüketmeyenler), ovo-vejetaryenler (yumurta yiyen ancak süt ürünleri tüketmeyenler)

70 yaş üzeri yaşlılar

Vücudun fazla kalsiyum salgılamasına neden olabilecek büyük miktarlarda protein veya sodyum tüketenler

Osteoporoz hastaları

Kortikosteroidlerle uzun süre tedavi görenler

Çölyak, inflamatuar barsak hastalığı gibi kalsiyum emilimini azaltan sindirim hastalıklarına sahip olanlar

Kalsiyum sandoz

Mineral desteği sağlayan kalsiyum-karbonat ve kalsiyum-laktat glukonat içeren 10 efervesan tablet şeklinde kullanımdadır. Kalsiyum eksikliğinin önlenmesi ve tedavisinde, menopoz öncesi-sonrası kemik kaybının önlenmesi, çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde osteomalazi tedavisine ek olarak, kadınların hamilelik ve emzirme dönemlerinde gerekli kalsiyumun karşılanmasında kullanılır.

Kalsiyum türleri

Kalsiyum takviyelerinde çeşitli bileşikler kullanılır. Takviyeler farklı türlerde bileşikler ve çeşitli miktarlarda temel kalsiyum içerebilir. Elemental kalsiyum, vücudunuzun emdiği asıl miktardır. Ürün etiketi bir dozdaki miktarını belirlemeye yardımcı olur. Takviyelerin iki ana formu karbonat ve sitrattır. Diğer formlar arasında glukonat, laktat, hidroksiapatit bulunur.

Kalsiyum propiyonat

Kodu E282 olan gıda katkı maddesidir, suda kolayca çözünen organik bir tuzdur. Kristal ve toz formda üretilebilmektedir. Bazı peynir çeşitlerinde doğal olarak bulunur ve koruyucu etki sağlar. Ekmeklerde, unlu mamüllerde, çikolatalarda, tütün endüstrisinde, hayvan yemlerinde koruyucu olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Küf, maya ve diğer mikroorganizmaların gelişip çoğalmalarını önlemede oldukça etkilidir. Bazı araştırmalar gıda sektöründe kullanılan en güvenilir katkı maddelerinden biri olduğunu göstermektedir.

Kalsiyum sitrat

Takviyenin pahalı bir şeklidir, %21’i elemental kalsiyumdur, kolay emilir, yiyecekle veya yiyeceksiz alınabilir. Asidiktir, bu nedenle emilimi için midenin fazla asit üretmesi gerekmez. İrritabl barsak sendromu hastalarında, asit reflü ilacı kullananlarda, düşük mide asidi ve emilim bozukluğu olanlarda önerilen formdur.

Kalsiyum fosfat

Ortofosfatlar, metafosfatlar, pirofosfatlar ve hidroksit iyonlar ile beraber kalsiyum-iyonları içeren bir mineral ailesidir. Temel minerallerin önemli bölümünü oluştururlar. İnek sütünde bulunan kalsiyum bileşiğidir. Birçok farklı formu bulunur ve farklı alanlarda kullanılırlar. Kemiğin %70’i kalsiyumfosfat minerali olan hidroksiapatitten oluşur, diş minesi de büyük oranda kalsiyumfosfattır. Kemik sağlığı açısından önemlidir, osteoporoz tedavisinde etkilidir, kolorektal kanser riskini azaltır, sinir sistemini dengeler.

Kalsiyum karbonat

En yaygın kullanılan en ucuz formdur, %40 elemental kalsiyum içerir. Her bir doz 200-400 mg kalsiyum sağlar. Yiyeceklerle birlikte alındığında iyi emilir, çünkü emilmesi için mide asidi gerekir. Gaz, şişkinlik, kabızlık gibi yan etkilere neden olabilir. Alkali bazlı bu bileşik doğada kireçtaşında, deniz kabuklarında, salyangozların ve yumurtanın kabuğunda bulunur. Böbrek hastalarının tedavisinde kullanılmaktadır, fazlası biyolojik olarak zararlıdır. Sanayide mermer, tebeşir, kireçtaşı üretiminde yoğun olarak kullanılır.

Kalsiyum sülfat

Kristal suyu içeren kalsiyum sülfat alçıtaşı olarak adlandırılır. Islatılıp kurutulduğunda hemen sertleşip donan bir yapısı vardır. Yaygın olarak mücevher yapımında ve dişçilikte; duman geciktirici bir yalıtım malzemesi olarak duş sistemlerinde; ekmeklerde maya için besin olarak; tıpta ortopedik ameliyatlarda kemik rejenerasyonu için kullanılır. Antasitler (antiasitler) de kalsiyum içerirler ancak D vitamini içermezler. Kalsiyum kaynağı olarak antasit seçerseniz ayrıca D vitamini takviyesi almanız gerekebilir.

Kalsiyum yüksekliği neden olur?

Genellikle aşırı dozda takviye kullanımından kaynaklanan yüksek kalsiyum seviyeleri mide ağrısı, bulantı, kabızlık, sinirlilik, depresyon gibi belirtilerle kendini gösteren hiperkalsemiye neden olur. Bu faydalı minerali fazla almak kemik koruması için ek fayda sağlamaz, hatta vücudun demir ve çinkoyu emmesini engelleyebilir. Araştırmalar yaşlı kadınlar arasında takviye kullanımının yaygın olması nedeniyle üst sınırın aşılabildiğini göstermektedir. Ayrıca aşırı D vitamini takviyesi vücudunuzu daha fazla kalsiyumu emmeye teşvik ederek hiperkalsemiye neden olabilir.

Kalsiyumun zararları ve yan etkileri

İlaçlarla etkileşime girebilir: Takviyeler kan basıncı ilaçları, sentetik tiroid hormonları, diüretikler, bifosfonatlar, laksatifler, antibiyotikler, antikonvülsanlar ve kalsiyum kanal blokerleri gibi birçok ilaçla etkileşime girebilir.

Kanser riskini artırabilir: Bazı araştırmalar yüksek seviyede kalsiyumun prostat kanseri için olası risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda sütteki laktozun sindirimiyle salınan yüksek galaktoz seviyelerinin yumurtalıklara zarar verebileceği ve yumurtalık kanserine yol açabileceği düşünülmektedir.

Kalp hastalığı riskini artırabilir: Kalsiyum takviyelerini aşırı miktarda tüketmek başta kalp krizi ve felç olmak üzere bazı hastalıkların gelişme riskini artırabilir.

Böbrek taşına neden olabilir: Böbrek taşlarının çoğu kalsiyum oksalat bakımından zengindir. Takviyelerin aşırı tüketimi yetişkinlerde böbrek taşı oluşma riskini arttırabilir.

Magnezyum nedir? Neye iyi gelir? Mg eksikliğinin belirtileri ve çözümü

Magnezyum, tüm canlılarda ve insanlarda bulunan önemli bir mineraldir. Vücudumuzda yer alan magnezyumun %60’ı kemiklerde bulunur, geri kalan kısım ise kaslarda, yumuşak dokularda ve kandadır. Vücudun elektrolitlerinden biri olarak, temel görevi, yiyecekleri enerjiye dönüştürme, DNA ve RNA’yı oluşturma ve beyindeki nörotransmiterleri düzenlemektedir. Koyu yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunur. Magnezyum eksikliği pek çok sağlık sorununa ve komplikasyonlara neden olabilir. Tedavisinde daha çok magnezyum içerikli tablet ve haplar reçete edilir. Magnezyum açısından zengin gıdaların tüketimi de tedavi aşamasında son derece önemlidir.

Magnezyum nedir?

Magnezyum, vücudumuzda bol miktarda bulunan minerallerden biridir. Beyin ve kemik sağlığı için çok önemli bir rol oynar. Birçok gıdada doğal olarak bulunur. Pek çok hazır gıda ürününe eklenebileceği gibi besin takviyesi olarak da kullanılabilir. Başlıca görevleri arasında; protein sentezi, kandaki şeker miktarının kontrolü, kan basıncının dengelenmesi, kas, kemik ve sinir fonksiyonunun korunması bulunur.

Ayrıca DNA, RNA ve antioksidan glutatyon sentezinden sorumludur. Kalsiyum ve potasyum iyonlarının hücre zarları boyunca taşınmasını sağlar, bu sayede sinir dürtü iletimi, kalp ritminin normal seyretmesi, kas kasılması süreçlerinde de yer alır.

Magnezyumun faydaları

Sağlıklı kemik gelişimini destekler

Sağlıklı ve güçlü kemik oluşumu için gerekli olan magnezyum, kalsiyumun kemiğe asimile olmasına yardımcı olur. Böbreklerde D vitamini aktive eder. Özellikle çocukluk çağında sağlıklı kemik gelişimi için mutlaka yeterli miktarda magnezyum alınması ayrıca D vitamini aktivasyonu için de önemlidir.

Kalsiyum emilimine yardımcı olur

Kemik sağlığının korunması ve kemik erimesinin önlenmesi, vücudumuzda kalsiyum ve magnezyumun yeterli miktarda bulunmasına bağlıdır. Magnezyum eksikliği ile birlikte aşırı miktarda kalsiyum bulunması, böbreklerde taş oluşmasına ve kalp hastalıklarına neden olabilir. Bu nedenle kalsiyum takviyesi kullanan kişilerin aynı zamanda magnezyumun takviyesini de kullanması gerekebilir.

Diyabete karşı koruyucudur

Karbonhidrat ve glikoz metabolizmasında aktif bir rolü bulunan magnezyumun eksikliği diyabet riskini yükseltir. Her gün fazladan 100 mg’lık magnezyumun alımı, tip 2 diyabet gelişim riskini %15 oranında düşürür. Magnezyumun diyet kaynaklarından alımı, insülin duyarlılığında iyileşmeye de olanak tanır.

Kalp sağlığını gözetir

Elektriksel sinyallerin vücudumuzda iletimi, kalp ve kas sağlığının korunması, hipertansiyon, aritmi ve anormal kalp ritmi ve felç gibi kalp sağlığıyla ilişkili pek çok hastalığın önlenebilmesi magnezyumun yeterli alımına bağlıdır.

Migrene bağlı baş ağrılarını hafifletir

Yapılan pek çok bilimsel çalışmaya göre magnezyumun takviye olarak kullanımı ile migrene bağlı baş ağrılarından kurtulabilmek mümkündür. Ancak, alınması gereken miktara doktorunuz karar verebilir.

Adet öncesi sendrom belirtilerini hafifletir

Premenstrüel sendrom, doğurganlık çağındaki kadınlar arasında yaygın görülen bir sorundur. Tipik belirtileri, yorgunluk, sinirlilik, karın krampları, vücudun su tutmasıdır. Yeterli miktarda B6 ve magnezyumun alımı, bacak şişmesi, uykusuzluk, göğüslerde hassasiyet, kilo alımı gibi premenstrüel sendrom belirtilerini hafifletebilir.

İnflamasyonu (iltihabı) azaltır

Özellikle yaşlılar, aşırı kilolu kişiler ve prediyabeti bulunan kişiler tarafından takviye tabletlerinin kullanılması, inflamasyon belirtilerini giderir. Yağlı balık ve bitter çikolata gibi bu mineral açısından zengin gıdaların tüketimi ile obezite ve kronik hastalıklarla ilişkili kronik inflamasyon belirtileri azaltılabilir.

Egzersiz performansınızı yükseltir

Egzersiz esnasında kaslarda biriken ve kas ağrısına yol açan laktik asidi yok eder. Voleybolcular tarafından alınan takviyeler, voleybolcuların zıplama ve kol hareketlerini kolaylaştırır. Ayrıca sporcuların insülin ve stres hormonu düzeylerini azaltır.

Yüksek kan basıncını düşürür

Yüksek tansiyon hastalarında yüksek kan basıncını düşürür. Günlük 450 mg alındığında, sistolik ve siyastolik kan basıncını dengeler.

Depresyona karşı etkilidir

Beyin fonksiyonlarında ve duygu durumda da önemli bir rol üstlenerek, kişinin depresyona ve akıl hastalıklarına yakalanma riskini düşürür. Günlük 350 mg alındığında, antidepresan bir ilaç etkisi göstererek, depresyon belirtilerini hafifletir.

Magnezyum içeren besinler pek çok hastalığın oluşmasını engeller

Magnezyum Kullanım şekli

Vücudunuzun ihtiyaç duyduğu magnezyumu pek çok gıdadan doğal bir şekilde alabilirsiniz. Bunun yanı sıra tablet yani suplement kullanmak mümkündür.

Ancak suplement kullanmadan önce kan değerlerinizdeki magnezyum miktarını mutlaka ölçtürmenizi ve doktorunuzun önerisi üzerine ve doktor kontrolünde tablet kullanmanız gerekir. Aşırı magnezyum kullanımı istenmeyen yan etkilere neden olabilir.

Magnezyum eksikliği neden olur?

Tip 2 diyabet hastalığı

Uyuşturucu bağımlılığı

Kanser ilaçlarının kullanımı

Sigara tüketimi

Böbrek ve karaciğer hastalıkları

Yanlış beslenme alışkanlığı

Stresli bir yaşam sürme

İdrar söktürücü ilaçların aşırı kullanımı

Antibiyotiklerin sık ve düzenli kullanımı

Alkol bağımlılığı, yetersiz beslenme, D vitamin eksikliği

Crohn hastalığıçölyak hastalığı, kronik ishal gibi gastrointestinal rahatsızlıklar

Yaşlılık sonucu magnezyumun bağırsaktan emiliminin azalması

Magnezyum eksikliği belirtileri

İştahsızlık ve aşırı yorgunluk

Sinirlilik, stres ve uykusuzluk

Kronik baş ağrıları

El ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma

Yüksek tansiyon

Eklem ağrısı ve kramp

Tırnakların geç uzaması

Zihin bulanıklığı ve odaklanma sorun

Mide bulantısı ve kusma

Saç dökülmesi

Kadınlarda adet döneminin aşırı ağrılı geçmesi

Kronik kabızlık

Astım belirtilerinde şiddetlenme

Kalp ritim bozuklukları

Yukarıdaki belirtilerden birkaçı ile karşılaşmanız durumunda kanınızdaki magnezyum değerlerini ölçtürmek için bir doktora başvurun

Magnezyum eksikliğinin yol açtığı sağlık sorunları

Osteoporoz (kemik erimesi)

Tip 2 diyabet

Hipoglisemi (Kanda şeker miktarında düşüş)

Astım ataklarının şiddetlenmesi

Hipertansiyon

Migren belirtilerinde artış

Depresyon

Böbrek rahatsızlıkları

Kalp hastalıkları

Huzursuz bacak sendromu

Solunum hastalıkları

Magnezyum eksikliği tedavisi

Kendinizde magnezyum eksikliği olduğunu düşünüyorsanız bir doktora başvurmalı ve gerekli testleri yaptırmalısınız. Kanınızda ki magnezyum miktar tespit edildikten sonra tedaviye başlanır. Magnezyum içeren haplar kullanmanız gerekebilir. Eksikliğin aşırı miktarda olması durumunda ise damar yoluyla magnezyum verilebilir.

Ayrıca ceviz, muz, ıspanak, çikolata, yoğurt, incir, karpuz, kuru baklagiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler tüketerek de magnezyum eksikliğinizi doğal yollardan tedavi edebilirsiniz. Magnezyum diyeti uygulayarak, sigara ve alkolü bırakarak ve magnezyum takviyeleri kullanarak da magnezyum eksikliğinizi giderebilirsiniz.

Magnezyum takviyesi ve tabletleri

Özellikle magnezyum eksikliğinin nedeni başka bir ilacın kullanımı olduğunda doktorunuz, magnezyum takviyeleri kullanmanızı önerebilir. Bu amaçla öncelikle kanınızdaki magnezyum seviyesi kontrol edilir. Reflü tedavisinde kullanılan proton pompa inhibitörleri magnezyum eksikliğinin en önemli nedenleri arasında yer alır.

Nexium, Prevacid, Zegerid gibi gastrit ilaçları kullananların ayrıca magnezyum takviyeleri kullanmaları gerekebilir. Ancak bu suplementlerin aşırı tüketiminin de mide bulantısı, kramp, kas zayıflığı ve yorgunluk gibi birtakım yan etkileri vardır.

Diyabet, kalp, böbrek, bağırsak rahatsızlığınız bulunuyorsa, antibiyotik, kalp ve diüretik birtakım ilaçları düzenli olarak kullanıyorsanız, reçeteli ya da reçetesiz herhangi bir ilaç kullanıyorsanız magnezyum takviyesi kullanmadan önce mutlaka doktorunuza danışmalısınız.

Magnezyum eksikliği ilaçları

Dimag, Magneral, Efermag, Biolectra, Elspar, Magnefit, Magnesium Diasporal Pastil, Magnesium Nutrimed 20 Efervasan Tablet, Magnezyum Sülfat Ampul, magnezyum eksikliğinin tedavisinde en çok reçete edilen ilaçlardır..

Magnezyum hangi besinlerde bulunur?

Haşhaş tohumu

Bitter çikolata

Avokado

Fıstık ezmesi

Yulaf ezmesi

Muz, karpuz, kavun, hurma, hindistan cevizi, incir gibi meyveler

Kavrulmuş kabak çekirdeği, kuru kayısı, fındık, badem ve kaju gibi kuruyemişler

Bezelye, barbunya, mercimek ve fasülye gibi baklagiller

Soya unu ve tofu gibi soya ürünleri

Kahverengi pirinç ve darı gibi kepekli tahıllar

Roka, pancar, nane, dereotu, ıspanak, pazı gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler

Yoğurt ve kefir

Ton balığı,

Şalgam, domates, patlıcan gibi sebzeler

Magnezyum fazlalığı ve zararları

Magnezyumun aşırı alımı da tıpkı eksikliği gibi sağlık sorunlarına neden olabilir. 

Aşırı magnezyum tüketiminin yan etkileri

Depresyon ve uyuşukluk

İshal, mide bulantısı ve kramp gibi mide-bağırsak sorunları

Böbrek problemleri, düşük tansiyon, merkezi sinir sistemi sorunları, kalp durması

Digoksin, fenitoin, pazopanib, levometadil içerikli ilaçların magnezyum ile birlikte kullanımı, ciddi yan etkiler doğurabilir.

Günlük magnezyum alım miktarı ne kadar olmalı?

Yetişkin kadınlarda günlük 310-320 mg, yetişkin erkeklerde günlük 400-420 mg magnezyum alımı yeterlidir.

Hamilelikte 350-400 mg olması gereken miktar, emzirme döneminde 310-360 mg arasında olmalıdır.

Bu miktar 14-18 yaş arası erkeklerde 410; 14-18 yaş arası kadınlarda ise 360 mg’dır.

1-3 yaş aralığındaki çocuklarda 80 mg, 4-8 yaş aralığında 130 mg, 9-13 yaş aralığında ise 240 mg olmalıdır.

D Vitamini Eksikliği Nedir? 

D vitamini eksikliği, sağlıklı kalabilmeniz için yeterli miktarda D vitamini almadığınız anlamına gelir. Eksikliği şiddetli belirtilere neden olan vitamin, vücutta çok farklı işlevler için kullanılır. Kemiğin ana yapı taşlarından birisi olan kalsiyumun emilebilmesi için D vitaminine gereksinim vardır. Sinir sisteminin, kasların çalışabilmesi ve bağışıklığın devam etmesinde önemli görevleri bulunur. Vücutta ihtiyaç duyulan miktarı üç yolla alabilirsiniz. Bu yollardan ilki cildin vitamini kendisinin üretmesi, ikincisi diyet ve sonuncusu da vitamin takviyesidir. Güneş ışınlarına maruz kalındıktan sonra D vitamini ciltte doğal bir şekilde sentezlenir. Fakat güneş ışınlarına çok fazla maruz kalmak ciltte yaşlanmaya ve kansere neden olabildiği için çoğu insan diğer kaynakları tercih eder.

Vücudun D vitamini ihtiyacı yaşa göre farklılık gösterir. Yaş ilerledikçe alınması gereken miktar artar. Vitaminin vücuttaki seviyesi çok düştüğü zaman kemikler ince, kırılgan veya kusurlu hale gelir. D vitamini eksikliği toplumda yaygın olarak görülen bir rahatsızlıktır. Özellikle koyu renk cilde sahip olanlar, aşırı kilolu olanlar ve 65 yaşından büyük bireylerin D vitamini seviyeleri daha düşüktür. Bu nedenle kan seviyelerini normale getirmek için vitamin takviyesi gerekir. Fakat bu konuda da dikkatli olmak ve aşırı vitamin almaktan kaçınmak önemlidir çünkü çok yüksek düzeydeki D vitamini seviyeleri ek bir fayda sağlamaz. Aksine farklı sağlık sorunlarına neden olur.

D Vitamini Eksikliği Belirtileri Nelerdir? 

Bazı insanlarda D vitamini eksikliği bulunmasına rağmen herhangi bir belirti görülmez. Eksiklik bazen yorgunluk, genel vücut ağrısı gibi bazı belirtilere neden olur. Ciddi eksikliklerde ise kemik ağrısı ve yürümekte zorluğa neden olan kuvvet kaybı ortaya çıkar. Ek olarak bağışıklık sisteminin görevini yerine getirememesi nedeniyle enfeksiyon sıklığında artış görülür. El ve ayak bilekleri, omuz eklemeleri ve parmaklarda ağrı, değişken ruh hali, depresyon, uykusuzluk, baş ağrısı, saç dökülmesi gibi belirtiler de bulunabilir.

Yetişkinlerde uzun süreli D vitamini eksikliği; kemik erimesi, kemik yapısında bozukluk, kas güçsüzlüğü ve düşme riskinde artışa neden olur. Çocuklarda ise raşitizm adı verilen rahatsızlığa yol açar. Raşitizm, çocuklarda genellikle aşırı ve uzun süreli D vitamini eksikliğinden dolayı kemiklerin yumuşaması ve zayıflaması olarak tanımlanır. Hastalık; büyüme geriliği, bacaklarda eğrilik, el ve ayak bileklerinde kalınlaşma, göğüs kemiği deformitesi gibi kemik yapısında kalıcı bozukluklara neden olur. Hastalığın yetişkinlerde görülen formuna osteomalazi adı verilir ve kemiklerde kırılmayla seyreder.

D Vitamini Eksikliği Nedenleri Nelerdir? 

Pek çok sebeple D vitamini eksikliği ortaya çıkabilir. Bu sebeplerden bazıları şunlar:

Yeterli güneş ışığı almamak, D vitamini eksikliği nedeni olabilir. Oysa güneş ışığına doğrudan ve yeterince maruz kalan deride vücutta ihtiyaç duyulan tüm D vitamini karşılanabilir. Ancak çoğu insan, kapalı alanda çok vakit geçirdiğinden ya da fazla güneş kremi kullanımından dolayı yeterince güneş ışığı alamaz. Özellikle kış aylarından güneşten alınacak D vitamini oranı oldukça düşer.

Takviye olarak D vitamini kullanmamak diğer bir eksiklik nedenidir çünkü sadece diyetle alınan yiyeceklerle vücudun ihtiyacı olan miktarı karşılamak oldukça zordur. 

Vücutta gebelik, obezite gibi nedenlerle artmış ihtiyaç, D vitamini eksikliğini tetikleyebilir.

Bazı bireyler ise eksiklik geliştirmeye daha yatkındır. D vitamini eksikliği için risk grubunda yer alanlar:

Koyu ten rengine sahip bireyler. Ten renginiz koyulaştıkça aynı miktar güneş ışığına maruz kalan daha açık tenli bireylere göre vücutta daha az D vitamini üretilir.

Gün içerisinde zamanının büyük kısmını kapalı alanlarda geçiren kişiler. Örneğin; hastane personeli, gece çalışanlar ya da çeşitli nedenlerle evden çıkamayanlar

Sürekli cildini kapalı tutan insanlar. Örneğin; sürekli güneş kremi kullanıyorsanız veya cildiniz tamamen giysilerle örtülüyse eksiklik geliştirmeye yatkın olabilirsiniz.

Amerika veya Kanada'nın kuzeyinde yaşayan insanlar. Bunun nedeni, ekvatordan uzaklaştıkça güneş ışığının daha kısa sürelerle yeryüzüne ulaşmasıdır.

Yaş ilerledikçe cilt incelir, dolayısıyla D vitamini üretimi azalır. Dolayısıyla ileri yaştaki insanlar da risk gubundadır.

Anne sütü ile beslenen ve D vitamini takviyesi verilmeyen bebekler de risk grubundadır. Bebek ya da anne takviye almıyorsa yüksek oranda risk taşır.

Gebeler

Aşırı kilolu bireyler

D Vitamini Eksikliği Tanısı Nasıl Konur?

Sağlık kuruluşuna başvurduğunuzda doktorunuz tarafından öncelikle D vitamini eksikliğine yönelik sorular sorulur. Genellikle sonrasında 25-hidroksivitamin D düzeyini belirlemek için kan vermeniz gerekir. Vücuttaki D vitamini düzeyinin en iyi göstergesi, 25-hidroksi vitamin D'dir. Çünkü D vitamini kan dolaşımında en çok bu formda bulunur. 25-hidroksivitamin D, cillte üretilen ve yiyeceklerle alınan D vitamini miktarını en iyi yansıtan formdur. Ölçülen D vitamini seviyeleri nanomole / litre (nmol / L) veya nanogram / mililitre (ng / mL) olarak ifade edilir. 

Ciddi eksiklik: 30 nmol / L'nin altında (12 ng / mL)

Hafif eksiklik: 30 nmol / L (12 ng / mL) ile 50 nmol / L (20 ng / mL) arasında

Normal seviyeler: 50 nmol / L (20 ng / mL) ile 125 nmol / L (50 ng / mL) arasında

Yüksek seviyeler: 125 nmol / L'den (50 ng / mL) yüksek

D vitamini seviyeniz düşükse ve kemik ağrısı yaşıyorsanız, doktorunuz özel bir test yaptırmanızı isteyebilir. Bu test, kemik sağlığınızın göstergesi olan kemik yoğunluğunu kontrol etmek için yapılır. 

D Vitamini Eksikliği Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tedavi enjeksiyon ya da ağızdan D vitamini verilerek yapılabilir. Durumunuza, yaşınıza ve eksikliğin şiddetine göre en uygun tedavi seçeneği ve dozu doktorunuz tarafından belirlenir. Enjeksiyon, her gün ilaç almayı sevmeyen ya da unutan bireyler için daha uygun bir seçenek olabilir. Tek doz ilaç enjeksiyonu 6 aylık ihtiyacı karşılayabilir. Ağızdan tedavilerde ise ilacın günlük, haftalık ya da aylık düzenli olarak uzunca bir süre alınması gerekir.

D vitamini takviyelerinin, yağ içeren bir yemekle birlikte alınması öneriliyor. Çalışmalara göre yağ içeren bir yemekle alındığında, aç karnına alınıma göre ortalama %32 daha fazla emilim olduğu bildiriliyor. Eksikliği tedavi etmek için ihtiyaç duyulan D vitamini miktarı, eksikliğin ciddiyetine ve bireysel sağlık risklerine bağlı olarak değişir. Tedaviyle D vitamini depolarını güvenli aralığa getirmek ve düşmeyi engellemek hedeflenir.

D Vitamini Eksikliği Korunma Yöntemleri

D vitamini eksikliğinden korumak için etkili önlemler arasında D vitamini takviyesi ve diyetle D vitamini alımı bulunur. Ciltten sentez ise güneşe yeterince maruz kalmayı gerektirir ve mevsim, enlem, yükseklik, süre ve cilt pigmentasyonu gibi birçok faktöre bağlı olarak değişir.  Uzun süreli güneşe maruz kalmanın cilt kanseri riskini artırması ihtimalinden dolayı bu yöntem eksikliği önlemek için önerilmez.

Çoğu kişi güneşten D vitamini ihtiyacının bir kısmını karşılayabilir. Yiyeceklerde bulunan miktar ise çoğu zaman yeterli değildir. Fakat yine de diyetle de mümkün olduğunca fazla D vitamini almaya çalışmak yararlıdır. Ek olarak bir miktar da takviye almak eksiklikten korunmada faydalıdır. Kendinizde eksikliğe dair belirtilerden şüpheleniyorsanız, erken tanı için bir sağlık kuruluşuna başvurabilirsiniz. 

C Vitamini Nedir, C Vitamini Faydaları Nelerdir?

Askorbik asit ve askorbat olarak da bilinen C vitamini, çeşitli gıdalarda bulunan ve diyet takviyesi olarak da satılan bir vitamindir (1).  C vitamini, doku onarımı ve bazı nörotransmitterlerin enzimatik üretiminde rol oynayan temel bir besindir (1,2).  Vücuttaki birkaç enzimin çalışması için gereklidir ve bağışıklık sistemi fonksiyonu için önemlidir (3).

C vitamini suda çözünen bir vitamindir. Bu yüzden suda eriyen C vitamini vücutta depolanmaz. Vücudunuzun ihtiyaç duymadığı fazla miktardaki vitamin vücuttan idrar yoluyla dışarı atılır. Vücudumuz suda çözülen vitaminlerin küçük bir rezervini tutar. Yine de vücutta meydana gelebilecek olası sıkıntıları önlemek için düzenli olarak alınmaları gerekir. C vitamini portakal, çilek, kivi, biber, brokoli, lahana ve ıspanak gibi birçok meyve ve sebzede bulunur.

C Vitamini Özellikleri

C vitamini, insanlar da dahil olmak üzere bazı hayvanlar için gerekli bir besindir. C vitamini terimi, C vitamini aktivitesi olan birkaç vitamini kapsar. C vitamini terimi altında yer alan sodyum askorbat ve kalsiyum askorbat gibi askorbat tuzları bazı takviye ürünlerinde kullanılır. Bunlar sindirim üzerine askorbat salgılarlar. Askorbat ve askorbik asit vücutta doğal olarak bulunur, çünkü formlar pH'a göre birbirine dönüşür. Dehidroaskorbik asit gibi molekülün oksitlenmiş formları indirgeyici ajanlar kullanılarak askorbik aside dönüştürülür (2).

C vitamini, hayvanlarda ve insanlarda cildin normal fonksiyonu için gerekli olan kolajen oluşumuna katkıda bulunur. Dolayısıyla bu vitamin yaraların iyileşmesi de dahil olmak üzere çeşitli temel biyolojik fonksiyonlara aracılık eden birçok enzimatik reaksiyonda bir kofaktör olarak işlev görür (4).

C vitamininin bir başka biyokimyasal rolü, çeşitli enzimatik ve enzimatik olmayan reaksiyonlara elektronlar vererek bir indirgeyici ajan olarak hareket etmektir (2). Bunu yapmak için C vitamini, ya semidehidroaskorbik asit ya da dehidroaskorbik asit olarak oksitlenmiş bir duruma dönüştürür. Bu bileşikler glutatyon ve NADPH'ye bağımlı enzimatik mekanizmalar ile azaltılmış bir duruma getirilebilir (5,6)

C Vitamini Faydaları Nelerdir?

C vitamini, iki kez Nobel Ödülü sahibi Linus Pauling, bir dizi kitabında bağışıklığı artıran bir süpernutrient olarak tanıttı (7). C vitamini gerçekten de bağışıklık sisteminin normal fonksiyonuna katkıda bulunur. C vitamininin diğer faydaları ise aşağıdaki gibidir:

-C vitamini yoğun fiziksel egzersiz sırasında ve sonrasında bağışıklık sisteminin normal fonksiyonunun korunmasına katkıda bulunur.

-Kan damarlarının normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Kemiklerin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Kıkırdağın normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Diş etlerinin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Cildin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Dişlerin normal fonksiyonu için gerekli olan normal kollajen oluşumuna katkıda bulunur.

-Normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur.

-C vitamini demir emilimini arttırır.

-Yorgunluk ve bitkinliğin azalmasına katkıda bulunur.

-C vitamini E vitamininin indirgenmiş formunun yeniden oluşmasına katkıda bulunur.

Gıdanın günlük tüketim miktarının 200 mg C Vitamini içermesi gerekir.

Tüketiciye, faydalı etkinin günlük tavsiye edilen C vitamini alımına ek olarak günde 200 mg daha C Vitamini alındığında sağlanacağı bilgisi verilir (4).

C Vitamini Cilde Faydaları

C vitamini, vücudunuzun tüm bölgelerindeki dokuların büyümesi ve onarımı için gereklidir. Deri, tendon, bağ ve kan damarlarını yapmak için kullanılan önemli bir protein oluşturur. Yaraları iyileşmesinde, kıkırdak, kemik ve dişleri onarımı ve bakımında rol üstlenen C vitamini sağlıklı bir cilt için vücuda gereklidir.

Saponin Nedir

Saponinler Nedir?

Saponinler köpürme özelliklerine sahip glukozitlerdir. Saponinler, bir veya daha fazla şeker yan zincirine bağlanmış bir polisiklik aglikondan oluşur. Sapogenin olarak da adlandırılan aglikon kısım, ya steroid (C27) ya da bir triterpen'dir (C30). Saponinlerin köpürme kabiliyeti, hidrofobik (yağda çözünür) bir sapogenin ve hidrofilik (suda çözünür) bir şeker bölümünün bir araya gelmesinden kaynaklanır. Saponinler acı bir tada sahiptir. Bazı saponinler toksiktir ve sapotoksin olarak bilinir.

Saponinler, pek çok sebze, fasulye ve otda bulunan fitokimyasallardır. Saponinlerin en iyi bilinen kaynakları bezelye, soya fasulyesi ve soapwort, saoproot, soapbark ve soapberry gibi köpürme özelliklerini gösteren isimleri olan bazı otlardır. Ticari saponinler, çoğunlukla Yucca schidigera ve Quillaja saponaria'dan elde edilir.

Saponinlerin Sağlık Faydaları

Saponinler birçok sağlık yararına sahiptir . Çalışmalar kan kolesterol düzeyleri, kanser, kemik sağlığı ve bağışıklık sisteminin uyarılması üzerindeki faydalı etkileri göstermiştir. Çoğu bilimsel çalışma saponinlerin spesifik bitki kaynaklarından etkilerini araştırır ve sonuçlar diğer saponinlere uygulanamaz.

Kolesterolün azaltılması

Saponinler, bağırsaktaki safra tuzu ve kolesterol ile bağlanır. Safra tuzları, kolesterol ile emilimini kolaylaştıran küçük miseller oluşturur. Saponinler, yeniden emilimini önleyerek kan kolesterolünün düşmesine neden olur.

Kanser riskini azaltın

Araştırmalar, saponinlerin antitümör ve anti-mutajenik aktiviteye sahip olduğunu ve insan kanseri riskini azalttığını göstermiştir, kanser hücrelerinin büyümesini önleyerek. Saponinler, kanser hücrelerinin kolesterol bakımından zengin membranlarıyla reaksiyona girerek büyümelerini ve canlılıklarını sınırlar gibi görünmektedir. Roa ve arkadaşları saponinlerin kolon kanserini önlemeye yardımcı olacaklarını ve The Journal of Nutrition (1995, 125, 717s-724S) 'de yayınlanan "Anti-kanserojenler olarak saponinler" başlıklı makalesinde gösterildiği gibi buldular. Bazı çalışmalar saponinlerin mitotik tutuklamaya neden olarak lösemi hücrelerinin apoptozisine neden olabileceğini göstermiştir .

Bağışıklık güçlendirici

Bitkiler, parazitler tarafından enfeksiyonlarla savaşmak için saponinler üretir. İnsanlar tarafından alındığında, saponinler ayrıca bağışıklık sistemimize yardımcı oluyor ve virüslere ve bakterilere karşı koruma sağlıyor.

Kemik kaybını azaltmak

Ovariektomize indüklenen sıçanlar ile yapılan çalışmalar, bir Çin bitkisi olan Anemarrhena asphodeloides kaynaklı steroidal saponinler gibi bazı saponinlerin kemik kaybı üzerinde koruyucu bir role sahip olduğunu göstermiştir .

Antioksidan

Saponinlerin şekersiz kısmı ayrıca doğrudan kanser ve kalp hastalıkları riski gibi diğer faydalara yol açabilen doğrudan bir antioksidan aktiviteye sahiptir.

Omega & Koenzim Patch

Ürün Hakkında

İÇİNDEKİLER
Krill oil
Omega 3 
Q-enzim Q10 
Omega 9
Vitamin E
Etken maddelerinden oluşan tek bir transdermal bant olarak kullanıma hazır.
Kullanım şekli: Tek kullanımlık olan transdermal bantlar tüysüz, temiz, kuru ve cilt bütünlüğü bozulmamış deriye yapıştırılarak kullanılır. 
Paket içerisnde 30  günlük kullanım mevcuttur.
TTS INTERNATIONAL ayrıcalıkları ile sizlerle.
İlaç değildir.

Krill Yağının Faydaları Nelerdir?

Omage-3 yağ asitleri bakımından oldukça zengin bir içeriğe sahip olan krill yağı, vücut sağlığı açısından faydalarının yanı sıra birçok hastalığa karşı koruma ve direnç sağlamaktadır.

Krill Yağı Nedir?

Krill ismindeki deniz canlısından elde edilen krill yağıomega-3 yağ asitleri açısından oldukça zengin bir içeriğe sahiptir. Son zamanlarda ismi sıkça duyulmaya başlayan krill yağı, omega-3 vitamininin bir üst kaynağı olarak bilinmektedir. Güçlü bir antioksidan kaynağı olan krill yağı, karidese benzer görüntüsü ile balıkların en çok sevdiği yiyeceklerdendir. Yaklaşık 8 yıl kadar yaşayan bilen krill, 1990 ‘larda keşfedilmiş ve günümüzde de sıkça tercih edilen vitaminlerden olmuştur. Büyüme ve gelişme açısından oldukça önemli bir yere sahip olan omega-3 asitleri, özellikle bebeklerin gelişimleri açısından büyük önem taşımaktadır. Göz gelişiminden beyin gelişimine kadar birçok alanda fayda sağlayan omega-3 asitleri, ilerleyen yaşlarda birçok hastalığa karşı koruma ve direnç sağlamaktadır. Özellikle kalp ve damar hastalıklarının yanı sıra serbest radikaller olarak adlandırılan ve başta kanser olmak üzere birçok hastalığa neden olan maddelerle savaşan omage-3 yağ asitleri üstün koruma ve direnç sağlamaktadır.

Çocukluk ve ergenlik döneminde yeterli omega-3 yağ asitlerinin alınması ilerleyen yaşlarda birçok hastalığın oluşumuna engel olmaktadır. Özellikle kalp ve damar hastalıklarının yanı sıra kansere karşı etkili bir koruma sağlaayan omega-3 yağ asitleri, birçok deri hastalıklarını da önlemektedir. Gebelik döneminde omega-3 yağ asitleri bakımından zengin besinler tüketmek anne karnındaki bebeğin gelişimini desteklemekte ve bebeğin sinir sistemine büyük ölçüde katkı sağlamaktadır. Genel anlamda vücut sağlığı açısından oldukça önemli bir yere sahip olan krill yağıvücut direncini arttırır ve bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olur. Göz sağlığından kan şekeri oranına kadar birçok alanda dengeleyici rol oynayan ve koruma sağlayan krill yağı içeriğindeki zengin omage-3 yağ asitleri sayesinde vücut sağlığına büyük oranda katkı sağlamaktadır.

Krill Yağının Faydaları

Kolesterol ve Kalp - Damar Sağlığına Faydaları

Kolesterol dengesini sağlayan ve yüksek kolesterolün düşmesine yardımcı olan krill yağı, iyi kolesterol seviyesini %40 oranında arttırmaktadır. Krill yağının kolesterol üzerindeki olumlu etkileri balık yağına oranla daha fazladır. Yüksek kolesterolün düşmesini sağlayan ve kolesterolü dengede tutmaya yardımcı olan krill yağı aynı zamanda kalp ve damar sağlığı açısından da oldukça önemlidir. Omega-3 yağ asitleri bakımından oldukça zengin olan krill yağı kalp ve damar hastalıklarına karşı etkili bir koruma ve direnç sağlamaktadır.

Vücut sağlığına Faydaları

Beyin sağlığı açısından oldukça önemli olan omega-3 yağ asitleri, hafızanın güçlenmesini sağlar ve yaşlanmaya bağlı olarak gelişen birçok hastalığın oluşmasını önlemektedir. Alzheimer ve benzeri birçok yaşlılık hastalığına karşı etkili koruma sağlayan krill yağı, beyin fonksiyonları açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Kesin tedavi imkanı sunmamasına rağmen orta ve düşük dereceli depresyonlarda etkili koruma sağlayan krill yağıhalsizlik ve yorgunluk gibi yan etkilere neden olmaz. Bu konuda araştırmaları devam eden krill yağıanti-depresan etkisi vermektedir.

Krill yağının bir diğer faydası ise eklem ağrılarındaki etkileridir. Özellikle eklem iltihabı hastalığında iltihabın azalmasına yardımcı olduğu gözlemlenmiştir. Aynı zamanda eklem iltihabı hastalığında görülen belirtilerin en aza indirilmesine yardımcı olmaktadır. Krill yağının bir diğer faydası ise göz sağlığına olan katkılarıdır. Özellikle bebeklik ve ergenlik dönemine kadar olan süreçte yeterli miktarda alınan omega-3 yağ asitleri ilerleyen dönemlerde ve yaşlarda birçok göz hastalığına ve görme sorununa karşı etkili koruma sağlamaktadır.

Cilt Sağlığına Faydaları

Güçlü bir antioksidan kaynağı olan krill yağı yaşlanmaya karşı oldukça etkilidir. Hücreleri yenilerek onarımını yapan krill yağı, yaşlanmaya karşı oldukça etkili sonuçlar vermektedir. Yaşlanmaya karşı oldukça etkili olan krill yağı cildin yenilenmesini sağlar ve daha sağlıklı bir görünüme kazanmasına yardımcı olur. Cilt hücrelerinin onarılmasına ve yenilenmesine yardımcı olan krill yağı cilt kanserine karşı etkili bir koruma sağlamaktadır. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar sonucunca krill yağının cilt kanserine karşı etkili bir koruma sağladığı gözlemlenmiştir.

Krill Yağı Ve Balık Yağı Arasındaki Fark Nedir?

Krill yağında bulunan omega-3 yağ asitleri balık yağına oranla daha kolay sindirilmektedir.

Krill yağında bulunan omega-3 yağ asiti beyne daha fazla uyum sağlamaktadır.

Krill yağını balık yağından ayıran en önemli faktörlerden biri daha kolay sindirilmesinin yanı sıra içeriğindeki güçlü antioksidan özelliği ile balık yağının önüne geçmesidir.

Krill yağı, balık yağından daha pahalıdır.

Balık yağına oranla krill yağı hakkında yapılan araştırmalar daha azdır.

Krill Yağı Tüketiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

Hamilelerin ve emziren annelerin bu dönemlerde krill yağı tüketmeden önce mutlaka doktorlarına başvurmaları ve onların onayı ile tüketmeleri önerilmektedir.

Krill yağının uzunca bir süre kullanılması önerilmemektedir. Doktor kontrolünde olmakla birlikte 3 aylık süre uygun görülmektedir.

Genellikle çok fazla yan etkisine rastlanmamasına karşın mide yanması, mide bulantısı, ağız kokusu ve ishal gibi sorunlar gözlemlenebilir.

Deniz ürünlerine karşı alerjisi olan kişilerin krill yağı kullanmaları önerilmemektedir.

Ameliyattan 2 hafta önce krill yağı kullanımı bırakılmalıdır ve ameliyattan sonra yara tamamen iyileşene kadar kullanılmamalıdır.

UYARI !

İçeriğimizde yer alan yazılı ve görsel içerikler farklı kaynaklardan derlenerek oluşturulmuş, öneri ve bilgilendirme yazısıdır. Kesin teşhis ve tedavi niteliği taşımamaktadır. Herhangi bir sağlık sorunu karşısında mutlaka doktorunuza başvurunuz. Unutmayın sağlık sorunlarında uygulanan tedavi yöntemleri bireylerin biyolojisi, kalıtsal özellikleri, yaş, boy, kilo farklılıkları, alerjik yönleri ve bunlar gibi onlarca farklı duruma göre değişiklik gösterebilir. Sağlık sorunlarınızın tedavisinde size ancak ve ancak doktorunuz yardımcı olabilir.

Omega 3 nedir, ne işe yarar? Faydaları nelerdir, hangi gıdalarda bulunur?

Omega-3 yağ asitleri vücudun kendi başına üretemediği, bu yüzden besin olarak dışarıdan alınması gereken, çoklu doymamış bir yağ asidi türüdür. İnsan vücudunda birçok temel işleve sahiptir. Depolanamadıkları için düzenli tüketilmeleri, sağlık için çok önemlidir. Sinir sistemi gelişimi, kalp-damar sistemi ve bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkileri vardır. Somon, sardalya, ton balığı, uskumru, ringa, morina gibi yağlı deniz balıkları ile lahana, ıspanak, semizotu, soya fasulyesi, ceviz, chia tohumuketen tohumu, kenevir tohumu gibi bitkisel gıdalar omega-3 yönünden zengindir.

Omega 3 nedir?

Omega-3 yağ asitleri, insan vücudunda önemli rol oynayan çoklu doymamış bir yağ asidi türüdür. Bu yağ asitleri metabolizma için gerekli olduğu halde vücutta sentezlenemezler ve gıdalarla alınmaları gerekir. Bu nedenle esansiyel yağ asitleri olarak adlandırılırlar. Omega-3 ailesine ait pek çok yağ asidi vardır.

Bunlardan ALA (alfa-linolenik asit), DHA (dokosahekssaenoik asit) ve EPA (eikosapentaenoik asit) en önemli olanlarıdır. ALA çoğunlukla bitkisel gıdalarda, EPA ve DHA ise yağlı balıklar, balık yağları ve krill yağlarında bulunur.

Omega 3 çeşitleri

ALA: Çoğunlukla vücutta enerji elde etmek için kullanılır. Besinlerden alınan en yaygın omega-3 olmasına rağmen vücutta kullanılabilmesi için önce EPA’ya, sonrasında da DHA’ya dönüştürülmesi gerekir. Ancak bu dönüşüm oranı insanlarda yetersizdir. Bu yüzden ALA, hiçbir zaman tek omega-3 kaynağı olarak kullanılmamalıdır.

EPA: İnsan vücudunda birçok temel işleve sahiptir. Bunların en önemlisi eikosanoid denilen sinyal molekülleri oluşturmak için kullanılmasıdır. Bu moleküller, vücuttaki iltihaplanmanın azalmasını sağlar. Ayrıca EPA’nın belirli ruhsal sorunlara, özellikle de depresyona karşı etkili olduğu bulunmuştur.

DHA: İnsan vücudundaki en önemli omega-3 yağ asididir. Bir kısmı EPA’nın dönüşümü ile ortaya çıkar. Beyin, gözün retina tabakası ve vücudun birçok bölümünde önemli bir yapısal bileşendir. Sinir sistemi gelişimi için çok önemlidir.

Omega 3 ne işe yarar?

Omega-3’ler hücre zarlarının yapılarını oluşturan fosfolipidlerin bileşenleri olarak önemli rol oynarlar. Ayrıca enerji sağlar ve eikosanoid oluşturmak için kullanılırlar. Eikosanoidler, hangi yağ asidinden üretildiyse kimyasal yapı olarak ona benzeyen sinyal molekülleridir. Kalp-damar, solunum, bağışıklık ve endokrin sistemlerinin işlevlerinde önemli rol oynar.

Omega 3 faydaları nelerdir?

Depresyon ve kaygı

Omega-3’ler depresyon ve kaygıyı önlemeye ve tedavi etmeye yardımcı olabilirler. Düzenli olarak tüketen kişilerin depresyona daha az yatkın olduğu görülmüştür. Ayrıca omega-3 takviyelerinin kullanılması depresyon ve kaygı belirtilerini azaltabilir. EPA, depresyonla mücadelede en etkili olan türdür.

Göz sağlığı

DHA, gözün retina tabakasının önemli bir yapısal bileşenidir. Yeterli miktarda alınmadığında görme problemleri oluşabilir. Ayrıca yeterince omega-3 almak, görme bozukluğuna ve körlüğe neden olan makula dejenerasyonu riskini de azaltır.

Gebelik

DHA, bebeklerde beyin gelişimi için çok önemlidir. Gebelik sırasında yeterince omega-3 almak doğacak çocuğun zeka, iletişim ve sosyal beceri gelişimini olumlu yönde etkiler; davranışsal problemler, gelişimsel gecikme, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) ve otizm riskini de azaltır.

Bebek-Çocuk sağlığı

Bebek ve çocukların, sağlıklı beyin ve göz gelişimi için yeterli miktarda DHA almaları gerekir. Anne sütü, önemli miktarda DHA içerir. Ancak anne sütünün alınamadığı veya yetersiz olduğu durumda kullanılan mamaların omega-3 takviyeli olmalıdır. Yeterli omega-3 alımı, hastalık riskini azaltır.

Kalp sağlığı

Omega-3’lerin özelliklerinden biri de kalp-damar sistemi üzerindeki olumlu etkileridir. Trigliseritlerin azalmasını sağlar, kan basıncını düşürmeye yardım eder, iyi kolesterol (HDL) seviyesini yükseltir ve insülin direncini azaltır. Ayrıca zararlı kan pıhtılarını ve damarlarda sertliğe ve daralmaya neden olan plak oluşumunu önlemeye yardım eder. Tüm bu olumlu etkilerine rağmen omega-3’lerin kalp krizi veya felç riskini azalttığına dair henüz kesin bir kanıt yoktur.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

DEHB’li çocukların kanındaki omega-3 yağ asitlerinin, sağlıklı yaşıtlarına göre daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Omega-3 takviyeleri, çocuklarda DEHB belirtilerini azaltabilir. Dikkat artar; hiperaktivite, dürtüsellik ve saldırganlık azalır. Son zamanlarda balık yağı takviyelerinin DEHB için en umut verici tedavilerden biri olduğu ileri sürülmektedir.

Enflamasyon

Normalde vücuttaki enfeksiyon ve yaralanmalara karşı gelişen doğal ve sağlıklı bir tepki olan inflamasyon bazen kronik bir hale dönüşür. Bu durumun sağlık üzerinde pek çok olumsuz etkisi vardır. Omega-3 yağ asitleri, iltihap giderici etkileri ile kronik enflamasyonu azaltırlar.

Otoimmün hastalıklar

Bağışıklık sisteminin sağlıklı hücrelere saldırması sonucu oluşan hastalıklardır. En önemli örneği olan tip 1 diyabet, bağışıklık sisteminin pankreastaki insülin üreten hücrelere saldırmasıyla ortaya çıkar. Aynı mekanizma ile ortaya çıkan pek çok hastalık vardır. Özellikle yaşamın ilk yılında yeterli alınması otoimmün hastalıklar açısından koruyucudur.

Ruhsal sorunlar

Ruhsal sorunlar yaşayan bireylerde kanda omega-3 yağ oranının düşük olduğu saptanmıştır. Omega-3 takviyeleri, hem şizofreni hem de bipolar bozukluk sorunu olan kişilerde duygudurum dalgalanmalarını azaltabilir.

Alzheimer

Omega-3 yağları, yaşa bağlı bunama ve Alzheimer hastalığının önlenmesinde etkili olabilir. Yüksek miktarda alımı ile hastalık riskinin azalacağı öne sürülmektedir. Ancak bununla ilgili daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.

Kanser

Omega-3 yağ asitleri, bazı kanser türlerinde riski azaltmaya yardımcı olsa da yapılan çalışmaların sonuçları çelişkilidir. Çok fazla omega-3 tüketenlerin kolon kanserine yakalanma riski daha azdır. Ayrıca, omega-3 yağ asitlerinin, prostat kanseri ve meme kanserihücrelerinin büyümesini yavaşlatmakta veya tersine çevirmekte etkili olduğunu göstermiştir.

Astım

Astım solunum yollarının belli durumlarda hızla daralması ile seyreden ve çok tehlikeli olabilen bir akciğer hastalığıdır. Çocuklarda ve genç erişkinlerde omega 3 tüketiminin astım riskini azalttığı görülmüştür.

Karaciğer yağlanması

Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması, obezite salgını ile birlikte oldukça artış göstermiştir. Omega 3’ler, obez kişilerde karaciğer yağlanmasını azaltır.

Kemik ve eklem sağlığı

Omega-3’ler kemiklerdeki kalsiyum miktarını artırarak güçlenmelerini sağlar. Bu da kemik erimesi riskini azaltır. Ayrıca artrit tedavisine de yardımcı olur. Omega-3 alan hastaların eklem ağrılarında azalma ve kavrama kuvvetlerinde artış görülmüştür.

Adet ağrısı

Kadınların büyük bir kısmını etkileyen ve günlük yaşamlarını zorlaştıran bu ağrıların şiddeti omega-3 alımı ile azalabilir.

Uyku kalitesi

DHA seviyesi uykuya dalmaya yardımcı olan melatonin hormonunun seviyesini de belirler. Hem çocuklarda hem de yetişkinlerde omega-3 takviyesi uyku süresi ve kalitesini artırır. Yetersiz omega-3 çocuklarda uyku problemlerine, yetişkinlerde uyku apnesine neden olur.

Cilt sağlığı

Yeterli miktarda alınan omega-3 sağlıklı bir cilde sahip olmanızı sağlar. Cildiniz yumuşak, nemli ve esnek olur. DHA ve EPA, yağ üretir yönetir ve yaşlanmayı geciktirir. Sivilce riskini azaltır. Cildin güneşten zarar görmesini önler.

Omega 3 hangi hastalıklardan korur?

Yeterli miktarda tüketilen omega-3 yağ asitlerinin birçok hastalığa karşı koruyucu etkisi vardır. Öncelikle sinir sistemi gelişimi üzerindeki etkisi ile hem nörolojik hem de ruhsal pek çok sağlık sorununu önlemede etkilidirler. Bunlar arasında:

Serebral palsi

Görme sorunları

DEHB,

Otizm

Davranışsal sorunlar

Yaşa bağlı bunama,

Alzheimer hastalığı

Depresyon

Bipolar bozukluk ve şizofreni sayılabilir.

Bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi ile Tip 1 diyabet, multipl skleroz gibi otoimmün hastalıkların gelişme olasılığını azaltırlar. Kronik enflamasyonu önleyici etkisi ile romatizmal hastalıklar açısından da koruyucudur.

Metabolik etkileri ile insülin direnci, yüksek kan yağları, karaciğer yağlanması, kemik erimesi gibi sorunların oluşmasını engelleyebilirler. Buna ek olarak kolon kanseri gibi bazı kanser türleri açısından da omega-3 tüketimi koruyucu işlev görmektedir.

Omega 3 hangi besinlerde bulunur?

ALA içeren gıdalar:

Lahana, ıspanak, semizotu

Soya fasulyesi

Avokado

Ceviz

Chia tohumuketen tohumu, kenevir tohumu

Keten tohumu yağı ve kanola yağı

EPA ve DHA içeren gıdalar:   

Ringa balığı, somon, yılan balığı, karides ve mersin balığı gibi yağlı balık ve kabuklu deniz ürünleri

Otla beslenen hayvanlardan elde edilen et ve süt ürünleri

Omega-3 bakımından zenginleştirilmiş yumurtalar

Omega 3 nasıl tüketilmeli?

Sağlık için oldukça önemli olan omega-3 yağ asitlerini dengeli beslenerek tüm yiyeceklerden almak en ideal yoldur. Ancak besin olarak alınamadığı durumda takviye olarak da alınabilir. Omega-3 seviyesi yetersiz insanlar için bu ucuz ve etkili bir yoldur. Takviyelerin yağ içeren bir yemekle alınması önerilir. Çünkü yağ omega-3 emilimini arttırır.

Kimler mutlaka Omega 3 tüketmeli?

Omega-3 yağ asitleri vücutta sentezlenemeyen, esansiyel yağ asitleri oldukları için herkes tarafından yeterli miktarlarda alınmaları gerekir. Bununla birlikte gereksinimin arttığı veya hayati öneme sahip olduğu durumlarda omega-3 alımı özellikle önemlidir. Bu durumlar arasında gebelik, bebeklik ve çocukluk dönemleri ile yaşlılık sayılabilir.

Hamilelik, bebeklik ve çocukluk dönemlerinde alınan omega-3 çocuğun sağlıklı nörolojik ve ruhsal gelişimi için vazgeçilmezdir. Yaşlılıkta ise omega-3 tüketimine dikkat edilmesi yaşa bağlı bunama, Alzheimer ve yine yaşa bağlı görme kaybı açısından koruyucudur.

Omega 3 ne sıklıkta alınabilir?

Haftada iki kez yağlı balık yemek ve bununla birlikte omega-3 yönünden zengin bitkisel gıdalardan tüketmek, gerekli omega-3 alımı için yeterlidir. Ancak yağlı balık tüketilmediği durumlarda omega-3 takviyesi önerilir. Önerilen günlük doz yaşa ve sağlık durumuna göre farklılık gösterebilir. Takviye kullanmadan önce bir sağlık çalışanına danışın.

Omega 3 türleri ve takviyeleri

Yüzlerce çeşit omega-3 takviyesi olmasına rağmen bunların hepsi aynı ölçüde fayda sağlamayabilir. İşlem, yağ asitlerinin şeklini etkileyebilir. Bazı formlar diğerlerinden daha iyi emildiği ve hazırlanmaları sırasındaki bazı işlemler içeriği de etkileyebildiği için takviye alırken doğru seçim yapmak önemlidir:

Doğal balık yağı: Gerçek balığa en yakın olan takviyedir. EPA, DHA ve bunların emilimine yardımcı diğer yağların yanında A ve D vitaminleri de içerir.

İşlenmiş Balık Yağı: Ucuz ve kapsül şeklinde olduklarından balık yağı pazarının büyük çoğunluğunu oluştururlar. Cıva gibi zararlı maddelerden arındırılır bazen de EPA ve DHA seviyelerini arttırmak amacı ile konsantre edilirler. Ancak emilimleri azdır. Bazıları emilimi arttırmak için yeniden bir işlemden geçirilebilirler. Ancak bu da maliyetin artmasına neden olur.

Krill yağı: Küçük bir karides benzeri hayvan olan Antarktika krillinden çıkarılır. Doğal olarak astaksantin adında güçlü bir antioksidan içerdiğinden oksidasyona karşı oldukça dirençlidir. Ayrıca krilller çok küçük ve kısa ömürlü oldukları için yaşamları boyunca fazla zararlı madde biriktirmezler. Bu nedenle, yağlarının saflaştırılması gerekmez ve genellikle iyi emilirler.

Yeşil Dudaklı Midye Yağı: EPA ve DHA dışında ETA da içerir. ETA, enflamasyonu azaltmada diğer omega-3 yağ asitlerinden daha etkili olabilir. Çevre dostu bir seçenek olarak kabul edilir.

Memeli Yağı: Fok balığı yağından üretilir. EPA ve DHA’ya ek olarak, DPA adı verilen nadir bir omega-3 yağ asidi de içerir.

ALA Yağı: ALA yağları bitkisel kaynaklardan üretilirler ve hem omega-3 hem de omega-6 içerirler. İnsan vücudunda aktif olan EPA ve DHA içermezler.

Alg yağı: Deniz yosunu, özellikle mikroalgler, EPA ve DHA’nın bir başka kaynağıdır. Aslında, balıklardaki EPA ve DHA alglerden kaynaklanır. Küçük balıklar algleri, büyük balıklar da bu küçük balıkları yer ve besin zinciri yukarı taşınır. Alg yağı, balık yağından daha fazla omega-3 içerir. Vejeteryanlar ve veganlar için çok iyi bir omega-3 kaynağıdır. Alglerin çevre dostu ve sürdürülebilir olması büyüyen dünya nüfusunun omega-3 yağ asitlerine olan ihtiyacını karşılamaya yardımcı olabilir. Ayrıca alg yağı, ağır metaller gibi zararlı maddeler içermediğinden iyi bir seçenektir.

Omega 3’ün yan etkileri ve zararları nelerdir?

Omega-3 takviyelerinin hafif yan etkileri vardır. Bunlar, ağızdaki balık tadı, nefesin balık kokması, mide ekşimesi, bulantı, ishal, baş ağrısı ve terin kokması olarak sayılabilir. Aşırı balık yağı alınması kanama riskini artırabilir.

Omega 3 takviyesi nasıl seçilir?

Omega-3 türü: Yeterli miktarda EPA ve DHA içerdiğinden emin olun.

Omega-3 miktarı: Toplam yağ miktarı yerine içerdiği EPA ve DHA miktarına dikkat edin. Kapsül başına 1000 mg balık yağı olduğu söylenen bir takviyede EPA ve DHA miktarı genellikle 320 mg dır.

Omega-3’ün formu: Daha iyi emilim için, EE (etil esterler) yerine FFA (serbest yağ asitleri), TG, rTG (trigliseritler ve yenilenmiş trigliseritler) ve PL (fosfolipitler) formunda olanları tercih edin.

Saflık ve orijinallik: Saflık için GOED standardına sahip ürünleri veya üzerinde “üçüncü taraf testlerinden geçirilmiş” yazan ürünleri tercih edin. Bu muhtemelen güvenli olduklarını ve aslında söylediklerini içerdiklerini gösterir.

Tazelik: Omega-3’ler tıpkı balık gibi bozulabilirler. Bu durumda, etkileri azalır hatta zararlı olabilirler. Her zaman tarihi kontrol edin ve bir antioksidan içerip içermediğine bakın. Antioksidan içermeyen takviyeler hava ile temas ettiklerinde daha çabuk bozulabilirler. Yaygın olarak tüketilen omega-3 kapsüllerinin tatları yoktur ve genellikle üzerleri için enterik kaplama kullanılır. Bu da bozulmuş, kötü balık yağı kokusunu maskeleyebilir. Bu nedenle arada sırada bir tanesini açıp koklamak bozulmayı anlamak için iyi bir yöntemdir.

Sürdürülebilirlik: MSC, Çevre Koruma Fonu veya benzeri bir kuruluş tarafından onaylanmış balık yağı takviyelerini almaya çalışın. Sürdürülebilirlik açısından kısa ömürlü küçük balıklar tercih edilmelidir. Bknz:>>> Omega-3

Koenzim Q10 Nedir?

CoQ10 olarak da bilinen Koenzim Q10, hücrelerde enerji üretmeye yardımcı olan ve hücrelerin mitokondrilerinde saklanan bir bileşiktir. Mitokondri, vücutta enerji üretmekten sorumludur. Ayrıca hücreleri oksidatif hasardan ve hastalığa neden olan bakterilerden veya virüslerden korur. Vücut doğal olarak CoQ10 üretir, ancak vücuttaki üretimi yaşla birlikte azalma eğilimi gösterir. Bunun yanında dışarıdan takviyeler veya gıdalar yoluyla da CoQ10 almak mümkündür.(1) Kalp hastalığı, beyin hastalıkları, diyabet ve kanser gibi sağlıkla ilgili bazı problemler, düşük CoQ10 seviyelerine bağlanmıştır. Fakat CoQ10'un düşük seviyelerinin bu hastalıklara neden olup olmadığı ya da bunların bir sonucu olup olmadığı henüz net değildir. CoQ10 eksikliğinin bazı nedenleri şunlardır:

B6 vitamini eksikliği gibi besin maddesi eksiklikleri

CoQ10 sentezinde veya kullanımındaki genetik bozukluklar

Herhangi bir hastalığın sonucu olarak artan doku talepleri

Mitokondriyal hastalıklar

Yaşlanma nedeniyle oluşan oksidatif stres

Koenzim Q10 Yararları Nelerdir?

Araştırmalar CoQ10'un vücutta birkaç önemli rol oynadığını göstermiştir. Temel işlevlerinden biri, hücrelerinizde enerji üretmeye yardımcı olmaktır. Koenzim Q10, hücreler içinde enerji transferine katılan adenosin trifosfatın (ATP) yapımında rol oynar. Diğer önemli rolü ise bir antioksidan olarak görev almak ve hücreleri oksidatif hasara karşı korumaktır. Aşırı miktardaki serbest radikaller, normal hücre fonksiyonuna müdahale edebilecek oksidatif hasara neden olurlar. Bunun birçok sağlık sorununa neden olduğu bilinmektedir. ATP'nin vücudun tüm işlevlerini yerine getirmek için kullanıldığı ve oksidatif hasarın hücreler için yıkıcı olduğu düşünüldüğünde, bazı kronik hastalıkların koenzim q10 eksiliği ile ilişkilendirilmesi şaşırtıcı değildir.

CoQ10 vücudunuzun her hücresinde mevcuttur. Bununla birlikte, en yüksek konsantrasyonlarda kalp, böbrekler, akciğer ve karaciğer gibi enerjiye en fazla ihtiyaç duyan organlarda da bulunur. Koenzim Q10 faydaları aşağıda listelenmiştir:

1.Koenzim Q10 Kalp Yetmezliği Tedavisine Yardımcı Olabilir

Kalp yetmezliği genellikle koroner kalp hastalığı veya yüksek tansiyon gibi diğer kalp rahatsızlıklarının bir sonucudur. Bu sorunlar oksidatif hasar artışıyla damar ve arterlerin inflamasyonuna yol açabilir. Kalp yetmezliği, bahsedilen bu problemler nedeniyle kalp, düzenli olarak kasılamadığında, rahatlayamadığında veya vücuda kan pompalayamadığında oluşur. İşin kötü yanı, kalp yetmezliğine yönelik bazı tedaviler, düşük tansiyon gibi istenmeyen yan etkilere neden olabilir ya da vücuttaki CoQ10 seviyelerini daha da azaltabilir.(2) Kalp yetmezliği probleminden muzdarip 420 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada, iki yıl boyunca süren CoQ10 tedavisinin, semptomları düzelttiği ve kalp sorunlarından ölme riskini azalttığı bulunmuştur. Ayrıca yapılan başka bir çalışmada, 641 kişi bir yıl boyunca CoQ10 ya da plasebo ile tedavi edilmiştir. Çalışmanın sonunda, CoQ10 grubundaki kişilerin kalp yetmezliği nedeniyle hastanelere daha az başvurduğu ve daha az komplikasyonlara sahip olduğu görülmüştür. Sonuç olarak CoQ10 ile yapılan tedavilerin optimum düzeyde enerji üretimi, oksidatif hasarı azaltma ve kalp fonksiyonlarını iyileştirme konusunda yardımcı olabileceği görülmektedir. Tüm bunlar kalp yetmezliğinin tedavisine yardımcı olabilir.

2.Koenzim Q10 Üreme ve Doğurganlık Konusunda Destek Olabilir

Kadın doğurganlığı, mevcut yumurtaların sayısındaki ve kalitesindeki düşüş nedeniyle yaşla birlikte azalır. CoQ10 bu süreçte doğrudan yer almaktadır. Yaşlandıkça, CoQ10 üretimi yavaşlar ve yumurtayı oksidatif hasara karşı korumak için vücutta daha az etki gösterir. Koenzim Q10 içeren besinler ya da CoQ10 takviyesi, yumurta kalitesinde ve miktarındaki bu yaşla ilgili düşüşe yardımcı olabilir ve hatta süreci tersine çevirebilir. Benzer şekilde erkek sperm sayısı, oksidatif hasarın etkilerine duyarlıdır. Oksidatif hasar sperm sayısını azaltır ve infertiliteye neden olabilir. Koenzim q10 sperme etkisi olan bir bileşendir. Birçok çalışma CoQ10 tedavisinin, antioksidan korumayı artırarak sperm kalitesini, aktivitesini ve konsantrasyonunu artırabildiği sonucuna varmıştır.

3.Koenzim Q10 Cildinizi Genç Tutmaya Yardımcı Olabilir

Cildiniz vücudunuzdaki en büyük organdır ve yaşlanmaya neden olan zararlı faktörlere yaygın olarak maruz kalmaktadır. Bu faktörler dahili veya harici olabilir. Bazı zarar verici iç faktörler arasında hücresel hasar ve hormonal dengesizlikler bulunur. Dış faktörler, UV ışınları gibi çevresel durumları içerir. Zararlı unsurlar, cildin neminin azalmasına ve cildin katmanlarının incelmesine neden olabilir. CoQ10'u doğrudan cilde uygulamak, deri hücrelerindeki enerji üretimini ve antioksidan korumayı artırarak iç ve dış etkenlerden kaynaklanan hasarı azaltabilir.(1) Aslında, doğrudan cilde uygulanan CoQ10'un UV ışınlarının neden olduğu oksidatif hasarı ve kırışıklıkların derinliğini azalttığı gösterilmiştir. Son olarak, koenzim q10 cilde faydaları olan bir bileşiktir ve düşük koenzim q10 seviyeleri olan kişilerin cilt kanseri geliştirme olasılığı daha yüksektir.

4.Koenzim Q10 Baş Ağrısını Azaltabilir

Anormal mitokondriyal fonksiyon, hücreler tarafından kalsiyum alımının artmasına, serbest radikallerin aşırı üretimine ve azalmış antioksidan korumasına neden olabilir. Bu, beyin hücrelerinde düşük enerjiye sebebiyet verebilir. CoQ10 esas olarak hücrelerin mitokondrisinde yaşadığı için mitokondriyal fonksiyonu iyileştirdiği ve migren sırasında oluşabilecek inflamasyonun azalmasına yardımcı olduğu gösterilmiştir. 42 farklı kişiyle gerçekleştirilen bir çalışma, migreni azaltmak için koenzim q10 vitamin tedavisinin plasebodan üç kat daha fazla etkili olduğunu göstermiştir. Yapılan daha geniş kapsamlı bir çalışma, CoQ10 tedavisinden sonra düşük CoQ10 seviyesine sahip 1.550 kişinin daha az baş ağrısı yaşadığı sonucunu elde etmiştir. Dahası, CoQ10'un sadece migreni tedavi etmeye yardımcı olmadığı, aynı zamanda migreni önleyebileceği de görülmektedir.

5.Koenzim Q10 Egzersiz Performansını Artırmaya Yardımcı Olur

Oksidatif stresi, kas fonksiyonunu ve dolayısıyla egzersiz performansını etkiler. Benzer şekilde, anormal mitokondriyal fonksiyon kas enerjisini azaltarak kasların etkili bir şekilde kasılmasını ve egzersiz yapmayı zorlaştırabilir. CoQ10, hücrelerde oksidatif stresi azaltarak ve mitokondriyal fonksiyonları iyileştirerek egzersiz performansına yardımcı olur. Bir çalışmada CoQ10'un fiziksel aktivite üzerindeki etkileri araştırılmıştır. 60 gün boyunca günde 1.200 mg CoQ10 takviyesi alan kişilerde oksidatif stresin azaldığı görülmüştür. Dahası CoQ10 takviyesi kullanmak, egzersiz sırasında gücü arttırmaya ve yorgunluğu azaltmaya yardımcı olabilir; her iki durum da egzersiz sırasındaki performansınızı olumlu yönde etkiler.

6.Koenzim Q10 Diyabetin Önlenmesine Yardımcı Olur

Oksidatif stres, hücre hasarına sebep olabilir. Bu durum da diyabet gibi metabolik hastalık risklerini doğurabilir. Anormal mitokondriyal fonksiyon ayrıca insülin ile de bağlantılıdır. CoQ10'un insülin duyarlılığını artırdığı ve kan şekeri düzeylerini düzenlediği bulunmuştur. CoQ10 takviyesi kullanmak, diyabetli kişilerde kandaki CoQ10 miktarının üç kata kadar artmasına yardımcı olabilir. Yapılan bir çalışmada tip2 diyabeti olan kişiler 12 hafta boyunca CoQ10 takviyesi kullanmıştır. Bu kişilerde, kan şekeri düzeylerinin ve son iki-üç ay boyunca kan şekeri düzeylerinin ortalaması olan hemoglobin A1C'nin önemli ölçüde azaldığı gözlenmiştir. Son olarak CoQ10, yağların parçalanmasını teşvik ederek obezite veya tip 2 diyabete yol açabilecek yağ hücrelerinin birikimini azaltır ve diyabetin önlenmesine yardımcı olur.

7.Koenzim Q10 Kanseri Önleyici Bir Role Sahip Olabilir

Oksidatif stresin hücre hasarına neden olduğu ve işlevlerini etkilediği bilinmektedir. Vücudunuz oksidatif hasara karşı etkili bir şekilde savaşamazsa, hücrelerinizin yapısı zarar görebilir ve muhtemelen kanser riskiniz artar. CoQ10, hücreleri oksidatif stresten koruyabilir ve hücresel enerji üretimini teşvik edebilir. Konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, kanser hastalarının daha düşük CoQ10 seviyelerine sahip olduğu gösterilmiştir. Düşük koenzim q10 seviyeleri % 53.3 oranında daha yüksek bir kanser riski ile ilişkilendirilmiştir ve çeşitli kanser türleri için bir öngörüye işaret etmektedir. Son olarak yapılan bir başka çalışma da, CoQ10 takviyesini kullanımının kanserin tekrar etme riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini iler sürmüştür.

8.Koenzim Q10 Beyin Sağlığı İçin Gereklidir

Mitokondri beyin hücrelerinin ana enerji üreticisidir. Mitokondriyal fonksiyon yaşla birlikte azalma eğilimindedir. Toplam mitokondriyal disfonksiyon, beyin hücrelerinin ölümüne neden olabilir ve Alzheimer ile Parkinson gibi hastalıklara yol açabilir. Beyin, yüksek yağ asidi içeriği ve yüksek oksijen ihtiyacı nedeniyle oksidatif hasara çok duyarlıdır. Bu oksidatif hasar hafıza, biliş ve fiziksel fonksiyonları etkileyebilecek zararlı bileşiklerin üretimini artırır. CoQ10, bu zararlı bileşikleri azaltabilir, Alzheimer ve Parkinson hastalığının ilerlemesini yavaşlatabilir.

9.Koenzim Q10 Akciğerleri Koruyabilir

Tüm organlarınız içerisinde oksijen ile en fazla temas eden organ akciğerlerinizdir. Bu durum akciğerleri oksidatif hasara karşı çok hassas hale getirir. Akciğerlerdeki oksidatif hasar artışı ve CoQ10 eksikliğini içeren zayıf antioksidan koruma, astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi akciğeri ilgilendiren rahatsızlıklara neden olabilir. Ayrıca, bu problemleri yaşayan insanların CoQ10'un seviyelerinin daha düşük olduğu gösterilmiştir. Gerçekleştirilen bir çalışma, astımı olan bireylerde CoQ10 takviyesi kullanımının inflamasyonun azaltılmasında steroid tedavisi kadar etkili olduğunu ortaya koymuştur. Başka bir çalışma KOAH hastalarında egzersiz performansında iyileşmeler olduğunu göstermiştir. Bu, koenzim q10 kapsül kullanımından sonra daha iyi doku oksijenlenmesi ve kalp hızı ile açıklanmaktadır.

Omega-9 nedir, faydaları ve zararları nelerdir?

Yağlar, balıklar ve fındıklar sağlıklı yağlar olarak kabul edildi. Artık hangi yağ sağlıklı hangi yağ sağlıksız herkes bu konuda fikir sahibi. Omega-3 ve Omega-6 yağ asitleri giderek zirveye çıkıyor. Ancak Omega-9 yağ asitleri hakkında ne biliyorsunuz?

Omega-9 yağ asitleri, sebze ve hayvansal yağlarda yaygın olarak bulunan doymamış yağlardan oluşur. Bu yağ asitleri oleik asit veya tekli doymamış yağlar olarak da bilinir ve genellikle kanola yağı, aspir yağı, zeytinyağı, hardal yağı, fındık ve badem gibi yemişlerde bulunur. Bununla birlikte, omega-3 ve omega-6 yağ asitlerinin aksine, omega-9 yağ asitleri vücut tarafından üretilebilir, bu da takviye ihtiyacının popüler omega-3 kadar önemli olmadığı anlamına gelir.

Peki, Omega-9 yağları hakkında dikkat edilmesi gereken şey nedir? Özellikle vücudumuz kendi başına da üretebiliyorsa ne işe yarar? Bu yağları anlamak önemlidir, çünkü omega-9 vücuda birkaç açıdan anahtar yarar sağlar.

Kardiyovasküler Hastalık ve İnme Riskini Azaltmaya Yardım Edebilir

Araştırmalar, omega-9 yağ asitlerinin kardiyovasküler hastalık ve inme riskini azaltmaya yardımcı olduğunu gösterdi. Omega-9’un kalp sağlığına faydası vardır çünkü omega-9’ların HDL kolestrolü (iyi kolestrol) artırdığı ve LDL kolesterolü (kötü kolesterolü) düşürdüğü gösterilmiştir. Bu, kalp krizi ve inmelerin nedenlerinden biri olarak bildiğimiz arterlerde plak birikimini ortadan kaldırmaya yardımcı olabilir.

Omega-9 kaynağı kanola yağı, tekli doymamış yağ açısından yüksek, doymuş yağ oranı düşük ve sıfır trans yağ içermesine rağmen, GDO içermeyenini bulmak bu günlerde gerçekten çok zordur. Endüstri değişirken, evde yiyecek hazırlamak en iyisi olabilir. Diğer iyi omega-9 kaynakları, avokadolar ve bademlerdir. Aslında, ABD Gıda ve İlaç İdaresi, geçtiğimiz günlerde Kaliteli Sağlık Talebi’ni onayladı ve bu durum günlük Omega-9 yağ alımının, doymamış yağ içeriği nedeniyle koroner kalp hastalığı riskini azaltabileceğini düşündürdü. Bununla birlikte, aynı zamanda günlük olarak alınacaksa doktora danışılmalıdır.

Enerjiyi Artırır, Öfkeyi Azaltır ve Güç Verir

Omega-9 yağ asitleri, oleik asit içeriler. Oleik Asit, enerji artırmaya, öfkeyi azaltmaya ve ruh halinizi düzeltmeye yardımcı olabilir. Son klinik araştırmalarda, modern diyetlerde ve beslenme rutinlerinde doymuş yağ asitlerinin tekli doymamış yağ asitlerine oranının düşürülmesinin fiziksel aktiviteyi ve kullanılan enerji miktarını etkileyip etkilemeyeceğini belirlemek üzerinde araştırmalar yapıldı. Fiziksel aktivite ve ruh hali değişiklikleri ile ilgili çalışmalar, yediğimiz yağın bilişsel işlevi değiştirebileceğini keşfettiler.
Çalışma, oleik asit kullanımının fiziksel aktivite gücünü artırdığını, daha fazla enerji verdiğini ve öfke kontrolü gücünü artırma ile ilişkili olduğu sonucuna vardı. Eğer bitkin hissediyorsanız ve sinirleriniz bozuksa, omega-9’un faydaları ruh halinize ve enerji seviyenizi etkileyecek ve enerji düzeyinizi yükseltecektir.

Alzheimer Hastalığına Faydası Olabilir

Erüsik Asit, hardal yağı gibi yağlarda bulunan tekli doymamış bir omega-9 yağ asididir. Araştırmalar, adrenalin bezlerini, omuriliği ve sinir sistemini etkileyen ciddi bir genetik bozukluk olan X genine bağlı Adrenolökodistrofi (ALD) hastalığından muzdarip kişilerin beyinlerinde; Erüsik Asit’in çok uzun zincirli yağ asitlerinin birikimini normalleştirebileceğini gösteriyor. Hardal yağının kognitif(bilişsel) fonksiyonu artırdığı ve dolayısıyla hafıza zayıflamasını azalttığı görülmüştür.
Normal farelerde yapılan bellek performansı araştırmaları; Erüsik Asit’in Alzheimer hastalığı gibi bilişsel kusurlarla ilişkili hastalıklar için terapötik bir madde olabileceğini gösterdi. Bu, omega-9 faydaları listesine; hafıza artırma ve gelişmiş bilişsel işlev ekleyebileceğiniz anlamına gelir.

Omega-9 Gıdalarıyla Omega-3 ve Omega-6 Gıdaları Arasındaki Fark Nedir?

Omega-3 ve omega-6 yağ asitleri, vücut tarafından üretilmediğinden daha sık aranır, bu yüzden gerekli oldukları söylenir. Genellikle, bitkilerden ve balık yağlarından türemiştir. Yeni yapılan bir araştırmaya göre, tüketilen tüm takviyelerin yüzde 10’u balık yağı içerir.
Vücudumuzun kendi başına omega-9 yağ asitleri ürettiğini unutmayın, bu yüzden aşırıya kaçmaya gerek yoktur, ancak zaman zaman besin listenizdeki diğer yağların bir kısmını bunlarla değiştirebilirsiniz.

Omega-9 yağ asitleri; saf zeytinyağı, zeytin, avokado, ayçiçek yağı, badem, susam yağı, antepfıstığı, kaju fıstığı, fındık ve yer fıstığında bulunur.

Omega-3 İçeriği Yüksek Gıdalar: Orkinos, keten tohumu yağı, somon balığı, sardalyea, keten tohumu, morina karaciğeri, ceviz, chia tohumları, Atlantik somonu, ringa, ton balığı.

Omega-6 İçeriği Yüksek Gıdalar: Aspir, üzüm çekirdeği, ayçiçek yağı, haşhaş yağı, mısır yağı, ceviz yağı, pamuk yağı, soya yağı, susam yağı

Omega-9 İçeriği Yüksek Gıdalar: Ayçiçeği, fındık, Aspir, macadamia fıstığı, soya yağı, zeytinyağı, kanola yağı, badem yağı, avokado yağı.

Omega-9 Riskleri


Omega-9’un en önemli kaynağı olan hardal yağı kullanımı üzerinde çok tartışmalar yaşanmaktadır. Güncel bilgilere göre; hardal yağı içerisinde bulunan erüsik asitin toksisitesinden ötürü, ABD’de tüketim için satışı yasaklandı. Ancak birçok mağazada masaj yağı olarak bulunabilir. Şefler hardal yağını düzenli olarak kullanıyor olsa da, hardal yağı veya diyetinizde yeni bir şey kullanmadan önce doktorunuza danışın. Omega yağlarının dengelenmesi de çok önemlidir. Özellikle çok fazla omega-6 yağı zararlı olabilir.
Egzama, sedef hastalığı, artrit, şeker hastalığı veya meme hassasiyeti gibi spesifik koşulları olan insanlar herhangi bir omega-6 takviyesine başlamadan önce doktorlarına danışmalıdır.

Yağ Asitleri ve Trigliseridler

Yağ asitleri genel olarak vücudumuz için birkaç farklı şey yapar. Depolanmış yağın temel bileşenidirler, hücre zemininin önemli yapı taşları olarak görev yaparlar ve enflamatuvar süreçleri düzenlemeye yardımcı olurlar. Yağlı asitler önemli yakıt kaynaklarıdır, çünkü metabolize olduklarında büyük miktarda adenosin trifosfat verirler ve bu bize bize enerji verir. Birçok hücre türü, bu amaçla glikoz veya yağ asitleri kullanabilir.

Genel Olarak Omega-9

Omega-3 ve omega-6 yağ asitlerinin aksine, omega-9 yağ asitleri vücut tarafından üretilebilir, bu da takviye ihtiyacının popüler omega-3 kadar önemli olmadığı anlamına gelir.

Omega-9 kardiyovasküler hastalık ve inme riskini azaltmaya yardımcı olur; enerji artırmak, öfkeyi azaltmak ve ruh halini artırmak gibi yararlarının yanı sıra potansiyel olarak Alzheimer’lı insanlara fayda sağlarlar. Omega-9 faydalarını elde edebileceğiniz besinler arasında; ayçiçeği, fındık, aspir, macadamia fıstığı, soya yağı, zeytinyağı, kanola yağı, badem yağı ve avokado yağı bulunur.

E vitamini faydaları nelerdir?

Dengeli beslenme, vücudun günlük işlevlerini yerine getirebilmesinin yanı sıra sağlığın korunması ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi için oldukça önemlidir. Doğal ve sağlıklı besinlerle oluşturulmuş, tüm besin gruplarını ölçülü olarak içeren bir beslenme programının uygulanması vücuda ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağladığı gibi tüm besin ögelerini de dengeli oranlarda içerir. Tüketilen yiyeceklerle birlikte protein, karbonhidrat ve yağlar olarak üç gruba ayrılan besin ögelerine ek olarak vitamin ve minerallere olan gereksinim de karşılanmalıdır. Yağda çözünen vitaminlerden bir tanesi olan E vitamini; cilt sağlığı, göz sağlığı ve hormonal düzen gibi pek çok alanda önemli görevlere sahip olan bir besin ögesidir. Aynı zamanda antioksidan özelliği bulunan vitaminlerden bir tanesi olan E vitamini bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde de oldukça etkilidir. Bu nedenle vücudun ihtiyaç duyduğu E vitamininin besinlerle birlikte düzenli olarak alınması önem taşır.

E vitamini nedir?

E vitamini, vücudun günlük fonksiyonlarının yerine getirilebilmesi için gerekli olan ve tokoferol olarak da adlandırılan temel vitamin türlerinden bir tanesidir. Tıpkı A, D ve K vitaminleri gibi E vitamini de yağda çözünür ve karaciğerde bir miktar depolanabilir. Besinlerle birlikte alındıktan sonra ince bağırsaklardan emilen bu vitamin, karaciğerde depolanabilme özelliği bulunması nedeniyle eksikliği suda çözünen vitaminlere oranla daha nadir görülen bir besin ögesidir. Karaciğere ek olarak kalp, böbrekler, böbrek üstü bezleri, kaslar ve dokularda da bir miktar E vitamini depolanabilir. Sekiz farklı formu bulunan bu vitaminin insan vücudunda kullanılabilen tek formu alfa tokoferol olarak adlandırılan formdur. Bitkisel yağlarda ve değerli yağlar içeren bitkisel besinler E vitamininin temel kaynakları arasında yer alır. Besinlerle birlikte vücuda alınabileceği gibi E vitamini, bazı durumlarda E vitamini takviyeleri şeklinde de vücuda alınabilir. Yetişkin bireylerde günlük E vitamini gereksinimi erkekler için 10 mg, kadınlar için 8 mg düzeyindedir. Çocuklar için ise günlük gereksinim çocuğun yaşına göre 3-10 mg aralığında değişmektedir. Bu gereksinimin günlük olarak karşılanması oldukça önemlidir. Uzun süre boyunca E vitamini kaynaklarının yeterli miktarda tüketilmemesine veya bazı hastalıklar nedeniyle E vitamini yetersizliği geliştiğinde sağlık açısından bazı olumsuzluklar ortaya çıkmaya başlar.

E vitamininin faydaları nelerdir?

E vitamini insan vücudunda pek çok önemli göreve sahiptir. Vücuttaki birçok organın düzgün şekilde çalışabilmesi için yeterli E vitamini düzeyine sahip olmak gerekir. Hormonal sistemin düzenli çalışabilmesi için de bu vitamin oldukça önemlidir. Özellikle cinsiyet hormonlarının sağlıklı bir şekilde üretilmesi, jinekolojik ve ürolojik hastalıkların önlenmesi ve üreme yeteneğinin arttırılması açısından E vitamini içeren besinlerin yeterli miktarda tüketilmesi gerekir. Aynı zamanda antioksidan bir vitamin olan E vitamini, serbest radikalleri indirgeyerek vücutta zararlı etkilere yol açmalarını önler. Bu sayede oksidatif stresi azaltır, hücrelerde genetik hasarların oluşumunu önleyerek, kanser başta olmak üzere birçok hastalıkla savaşmaya yardımcı olur. Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine katkıda bulunan E vitamini, vücuda yeterli miktarda alındığında enfeksiyon hastalıklarına karşı vücudun korunmasına katkıda bulunur. Göz ve cilt sağlığı açısından da yeterli E vitamini alımı oldukça önemlidir. Büyüme ve gelişme dönemindeki çocuklarda sağlıklı göz gelişiminin devam etmesi, yetişkin bireylerde ise göz sağlının korunabilmesi için günlük E vitamini gereksinimi tam olarak karşılanmalıdır. Ek olarak cilt elastikiyetinin sağlanması, cildin yenilenme hızının arttırılması, daha sağlıklı bir cilt görünümü elde edilmesi ve kırışıklık gibi kusurların önlenmesi açısından E vitamini gereksiniminin karşılanması önemlidir.

E vitamininin vücuttaki bazı diğer faydaları şunlardır:

Hücre hasarlarını önler: Antioksidan özelliği sayesinde E vitamini, serbest radikallerin hücrelere zarar vermesini ve kanserleşmeye yol açmasını engeller. Bu sayede kanserin ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesine yardımcı olur.

Cildi yaşlanmaya karşı korur: Cilt sağlığının korunmasında önemli görevlere sahip olan E vitamini, cildin nem dengesinin korunmasına, yara ve yanık izlerinin hızlı bir şekilde iyileşmesine, kırışıklıkların ve diğer cilt sorunlarının önlenmesine katkı sağlar. Aynı zamanda cilt kanserine karşı da koruma sağlayan E vitamini, birçok kozmetik ürünün içeriğinde yer alır.

Saç ve tırnak sağlığını geliştirir: E vitamini; saçların sağlıklı ve hızlı uzamasına, aynı zamanda kırılmaya ve koparak dökülmeye karşı dayanıklı bir yapısının olmasına yardımcı olur. Tırnak sağlığı açısından da olumlu etkileri bulunan E vitamini tırnakların sararmasını, çatlamasını ve soyulmasını önlerken sağlıklı bir şekilde uzamasına yardımcı olur.

Egzama ve sedef gibi cilt hastalıklarının etkilerini azaltır: E vitaminine olan günlük gereksinimin tam olarak karşılanması, egzama ve atopik dermatit gibi cilt hastalıklarında kuruluğa bağlı olarak görülen semptomları azaltmaya ve cildin nem oranını arttırmaya yardımcı olur. Aynı zamanda sedef hastalığında görülen komplikasyonların azaltılmasında ve tedavinin desteklenmesinde de önemli etkileri vardır.

E vitamini nelerde var?

E vitaminine olan günlük gereksinimin karşılanabilmesi için bu vitamini bol miktarda içeren temel besin türlerinin diyette yeteri kadar bulundurulması gerekir. E vitamininin en değerli kaynakları;

Zeytinyağı, fındık yağı gibi bitkisel yağlar,

Fındık, badem, ceviz, ay çekirdeği gibi yağlı tohumlar,

Ispanak, tere, maydanoz, marul, kereviz, lahana, brokoli, balkabağı gibi sebze ve yeşillikler,

Kümes hayvanları,

Hamsi, somon, uskumru, sardalya ve ton balığı gibi balık türleri,

Avokado, muz ve kivi gibi meyveler,

Tahıllar,

Tereyağı,

Kırmızı et,

Yumurta gibi besinlerdir.

E vitamini takviyesi kullanılmalı mıdır?

E vitamini takviyeleri veya bu vitamini de içerisinde barındıran vitamin-mineral tabletleri eczanelerde ve sağlıklı yaşam ürünlerinin satıldığı mağazalarda bulunabilir. Ancak tüm besin gruplarını dengeli miktarlarda içeren sağlıklı bir beslenme programı ile E vitamini gereksinimi tam olarak karşılanabilir. Bu nedenle E vitamini kaynağı besinleri tüketmesinde tıbbi bir engel bulunmayan bireylerin E vitamini desteği kullanmasına gerek yoktur. Tüm vitamin ve minerallerde olduğu gibi E vitamininin de doğal yollarla karşılanması daha sağlıklıdır. Dolayısıyla hekime danışılmaksızın, hastalıklardan korunmak veya bünyeyi güçlendirmek gibi amaçlarla bilinçsiz şekilde vitamin ve mineral takviyeleri kullanmak kesinlikle önerilmediği gibi gereğinden fazla alınan vitamin ve minerallerin sağlığı olumsuz etkileyebildiği de bilinmelidir. Buna ek olarak E vitamini yetersizliği teşhis edilmiş olan kişilerde veya herhangi bir hastalık nedeniyle özel bir diyet uygulayan, bu nedenle E vitamini kaynaklarını yeterince tüketemeyen bireylerde hekim önerisiyle E vitamini takviyeleri reçetelendirilebilir. Bu takviyeler genellikle kapsül şeklindedir ve kullanım sıklığı ile dozu hekim tarafından belirlenmelidir. E vitamininin yetersizliği genellikle bitkisel yağları yeterince tüketmeyenlerde, yağ içeriği çok düşük olan diyetleri uygulayan bireylerde görülür. Ayrıca sindirim sistemine ilişkin hastalıkları bulunan kişilerde de bağırsaklardan E vitamini emilimi yeterli düzeyde olmadığında E vitamini yetersizliği gelişebilir. Bu gibi durumlar hekim önerisi ile E vitamini takviyelerinin kullanılabileceği durumlar arasında sayılabilir.

E vitamini eksikliği arasında görme problemleri, halsizlik ve yorgunluk, kansızlık, deride ve dilde çatlaklar, kansızlık, ciltte kolay morarma, kas ve kemik ağrıları, kas kaybı, tırnak ve saç sağlığının bozulması gibi durumlar yer alır. Bu belirtilerden birçoğu farklı hastalıklarda da görülebilen semptomlar olduğundan belirtileri yaşayan kişilerin mutlaka sağlık kuruluşlarına başvurması ve muayeneden geçmesi gerekmektedir. Eğer siz de E vitamini eksikliği belirtileri yaşıyorsanız bir sağlık kuruluşuna başvurarak gerekli testleri yaptırabilirsiniz. Muayene ve test sonuçlarınıza göre vitamin takviyesine ihtiyaç duyup duymadığınızı öğrenebilir, hekiminiz tarafından verilecek önerilere dikkat ederek sağlığınızı koruyabilirsiniz.

 

Kredi Kartı Tek Çekim
1,00 TL
Havale / EFT
1,00 TL
Kapıda Ödeme
1,00 TL + 4,00 TL ( Nakit veya Kredi Kartı )
MAİL ORDER TAKSİT SEÇENEKLERİ
Taksit
Taksit
Tutar
Toplam
2
-
-
3
-
-
4
-
-
5
-
-
6
-
-
7
-
-
8
-
-
9
-
-
Taksit
Taksit
Tutar
Toplam
2
-
-
3
-
-
4
-
-
5
-
-
6
-
-
7
-
-
8
-
-
9
-
-
İLGİLİ ÜRÜNLER
ÜRÜN ETİKETLERİ